29 Aralık 2010 Çarşamba

  aralık ayının hezimeti son iki günde içime çöktü..itiraf ediyorum sik gibi bir yıl oldu benim için..gazetelerin ekleri, 600 sayfalık dergiler yine yanıldı..2010 benim yılım olmadı.. neredeyse ilk 8 ayını işsiz geçirdim..evet yırtamadım, harika iş olanakları bulamadım, bir yerlerden para gelmedi, aradığım aşk 2010 da karşıma çıkmadı.
  ama nasıl baslayacağımı biliyorum yıla.. önce iç pilavla doldurulmuş hindi yicem. en sevdiğim dostlarım yanımda olacak.şanslıysam, bir sevdiceğim varsa gece 12 de bir alt dudak alıp vericem..durmadan içicem, en güzeli benim o gece, sırt dekolteli elbise giyip tanımadığım insanlarla yakın temaslar kurucam, sezonun yeni trendi bu çünkü, sabah uyandığımda asla bir gece öncesinden pişmanlık duymicam. unutmayın o geceyi nasıl geçirirseniz tüm yıl öyle geçer ve pişmanlık en sevmediğimiz histir. bir önceki aralık ayı benim çıkış noktam değil. unutun 2010 u..başarısızlıklarınızı, güçsüz hissetmenizi, olmam gereken yer bu değil diye sayıklamaları bırakın artık.yeni sayfalara, güçlü hislere, tanımadık süt gibi tenlere, hayret verici akıllara ihtiyacımız var ne de olsa..
  kısa kesmek en iyisi..2 gr kokainim, 1 şişe viskim ve kırmızı donumla hazırım..yeni yılını kutlamak istediğim tek kişi de mustafa sarıgül dür bu hayatta..iyi yıllar ve teşekkürler teşvikiye de ayaklarımızın altına serdiğin aşağılık kırmızı halı için ve teşekkürler beni 10 gündür soğuk ve mesafeli gwynenth paltrow gibi hissettirdiğin için..

10 Aralık 2010 Cuma

  bence adı suat..yan sokaktaki bankada çalışıyor. kendine ait bir odası var. evli, karısı hamile. hızlı adımlarla yürüyor, hep bir acelesi var, hızlı konuşuyor, sanki ev kredisinin satış cümlelerini ezbere söyler gibi sipariş veriyor..kesin salata yiyecek, çünkü yemeğin pişmesini bekleyecek kadar vakti yok. onsuz işlerin yürümeyeceğini kendini buna inandırmış bir moron, erken boşalıyor, ciddi bir porno arşivine sahip, hızlı aramalarının ilk sırasında annesi var, hesabı öderken espresso söyleyecek..
  sanırım adı selin..işi yok, buna ihtiyacı da yok zaten. her zaman çantasının yanında farklı mağazaların alışveriş poşetlerini ekleyipte dolaşıyor...’merhaba hoşgeldiniz’ e asla yanıt vermiyor..sevgilisinin parasını artık öyle kendi parası gibi benimsemiş ki ortak hesapları bile var. yüksek topuk, kumral saçlar, ıpadlar, ıphonelar….blush söyleyecek birazdan..soğuğa rağmen dışarıda oturmak isteyecek, ince slim sigara içecek..yemek zaten yemeyecek…arada sevgilisinden dayak yiyor ama olsun paris e alışverişe gitmek için buna değer..
  bu da berrak..hep kız arkadaşlarıyla dolaşıyor..okuldan yeni mezun..setlerde reji asistanlığı yapıyor..dünyanın en önemli işini yaptığını sanıyor, onunla ucuz televizyon dizisi izlemek bile çok sıkıcı çünkü sürekli devamlılık hatası arıyor..sevgilisi yok ama onu arada yatağa atan takıntısı var..o adama aşık. ama öyle değilmiş gibi davranıp yatakta herif onu hep hatırlasın ve istesin diye hayatının performansını gösteriyor..tatlı ve kahve söyleyecek..arkadaşlarını beklerken tabi ki gazetenin pırıltılı eklerini okumak yerine eline bir dergi alacak…
  cem…gözlerini kısarak baktığına göre sorular sorup sohbet etmeye çok yatkın..'bunun içinde ne var sen ne tavsiye edersin' gibi yakınlık kurmalarla başlayacak sipariş vermeye ve benim kıçımdan tavsiye ettiğim yemeği yiyecek..modayla uğraşıyor, zaten kim uğraşmıyor ki, elimizi sallasak teşvikiye de, bir beymen çalışanına çarpacak...bol buzlu cola içecek yemekten önce ve yemek esnasında..3 tane ev arkadaşı var, arkadaşları gürültü yapınca sinirlenip ağlıyor, küçük sırlar ve spartacus en sevdiği dizileri…hesabı söyledikten sonra iki kere bakıp 'atm kartı geçiyor mu' diyecek.
  hasan..mekan sahibi…her şeyi bildiği için bana ihtiyacı yok, menüye de ihtiyacı yok..suratıma bakmadan oranın işletmecisine siparişini verecek..bana ise cevabını bildiği soruları soracak az sonra..verdiğim cevap tabikide 2+2 nin 4 ettiği kadar net bir cevapsa bile bu ona yetmeyecek..bonfile söyleyecek..hesaba bakmadan nakit bırakıp paranın üstünü almayacak..muhtemelen mekanında dj lik yapıyor..aynı şarkıları çalıp duruyor..radiohead creep, the cure lovesong, şebnem ferah fırtınalar. kızlar ona bayılıyor...tekyön en sevdiği mekanlardan biri…
  merkür üstümüze oturacakmış tüm aralık ayı boyunca ve 2011 yılı yine ikizler burcunun siki tuttuğu yıl olacakmış..


29 Kasım 2010 Pazartesi

  odamda uyuyor…yatağımda, temiz çarşaflarımın üstünde..birazdan kalkacak, sağına soluna bakınacak gördükleriyle beni değerlendirecek..bense ona dünyanın en güzel kahvaltısını hazır edicem o kalkmadan. kabukları soyulmuş, zeytinyağı ve kekik eklenmiş domates, ev yapımı ayva reçeli, beyaz peynir, tost makinesinde ısıtılmış ekmek ve bir demlik çay….
  asla kadın erkek muhabbetlerine girmicem, erkekler neden bu kadar anlaşılmaz, kadınlar neden bu kadar sürtük diye dert anlatmicam…işimden ne kadar nefret ettiğimi, ama çalışmak zorunda olduğumu kafamdan sildim bile, parayı bulursam hayatımdaki herkesi silicem söylemleri kesinlikle doğru değil, kimse beni anlamıyorlar çoktan tarih oldu. pek güzel değilim kompleksleri gece kremlerimin altında kaldı..özgüven patlaması ve tv de açık cnntürk kafasıyla karşilicam onu. güne hep böyle başlıyorum ben zaten. tatlı tatlı rüyalar görüyorum, parkta cıvıldayan kuşlar arasında uzun yürüyüşler yapıyorum,  gazetemi almaya giderken tüm esnafı selamlıyorum, güzel bir kahve yapıp maillerime bakıyorum, sonra da işe gidiyorum..rutinim bu , buna inanıyorum..giyinmeden önce saatlerimi harcamıyorum, pratik ve zor olmayan bir insanımüremeyi kurumsallaştırmak için gösterilen kadınsal şeytani çaba mı bu?..haşaaa…sadece küçük bir kalp çarpıntısı o kadar..29 um da olduğumu  sesli olarak söylemezsem kahvaltı öncesi morning sex bile yapabilirim..
  uyandı…üstüne minik gelen tişörtümle sevimliliğine sevimlilik katarak kendini koltuğa attı…kahvaltıyı görünce miki ruk gibi dudaklarını yana kaydırarak gülümsedi..haneme çılgınca puanlar eklenirken fonda çoktan ezbere bildiğim fransızca şarkılar şakımaya başlamıştı bile…
   emmenez-moi au bout de la tere
   emmenez-moi au pays des merveilles
   il me semble que la misereeeeee…….

 

27 Ekim 2010 Çarşamba

  başarı hikayeleri, aşk hikayeleri, ayrılık hikayeleri dinlemenin çok sinir bozucu olduğuna karar verdim..tıpkı çalışmak gibi gereksiz..
  bu sefer terk etmedim evi. şeviştiğim adam horul horul pörsümüş pipisiyle uyurken taksiye atlayıp gitmedim. sabahın 6 sı ve ben dolabında bulduğum şampanyayı boğaz manzarasına karşı içiyorum..bazı kızlar büyük sever, bazı kızlar aşk ister, bazı kızlar kariyer sivilceleri pörtletir, bazı kızlar hırslarından yalnız ölür...benim gibilerse anlamsız bir evin salonunda piyano başında kime ait olduğunu bilmediği ipek gecelikle şampanya içip kendi kendine güler..banyoda yığınla kozmetik ürünleri, düzenli havlular, tuğla duvardan salon, kapağı açılmamış kitaplar, klasik müzk cd leri, dvd koleksiyonu, soya sütü, yeşil elma suyu, mutfak panosuna iliştirilmiş gidilen konser ve seyehat biletleri...biliyorum sabahın ilk ışıklarında ayık kafayla beni gördüğüne sevinmiceksin, biliyorum sepetlemek için iş bahaneleri üretip dudağımın kenarı küçük bir öpücük kondurup popomada sevimli bir şaplak patlatıcaksın, biliyorum arayı açmayalım araşalım diceksin, biliyorum bu söylemin üzerine birbirimizi rahat bir 6 ay görmiceğiz, çünkü biliyorum her yattığın kızın ertesi günü sana aşık olduğunu sanıp onun adına üzüleceksin..hadi ordan osuruk ağız seni...

  sikik lıfe stayl yazarları ve moda bloggerların durmadan yemek yedikleri yerlerin fotoğraflarını çekip buhaftasonu neler yapalım nerelere gidip domalalım yazılarına ithafen bu işin mutfağından geçen biri olarak size nacizane nerelere gitmemeniz ve nerelerden alışveriş yapmamanız gerektiğini yazacağım.. bu yazı dizisinin esin kaynağı içerde uyuyan çakma bukowski ayakları yapan adamın kendisi ve sıkıcı evidir:
  cihangir susam cafe: bir cafe için abartı fiyatlarının yanında çalışanların durmadan aralarında madileştikleri ve senin buna tanık olduğun, sıkıcı yitik oyuncuların takıldığı mekan.gitmesende olur, kayıp değil..öyle menemen de olmaz olsun ayrıca.

  house cafelerin tümü: sahiplerinin çalışanlarına evlerindeki hizmetçilerine yaptıkları ezik muameleyi çeken yer, maaşları ısrarla bir ay sonrasına yatıran yer, minumum 10 saat çalıştıran yer, limonatadan nefret ettiren yer..

  asmalı mescitteki meyhaneler: aslında tüm meyhaneler için geçerlidir..menüleri pek yoktur, fiyat bilmeden söylenen mezeler rakıların yuvarlanmasıyla beraber ikiye katlanır ve hesap gelince içtiğin tüm içkilere ve güzel olan kafana rağmen ohhaa dedirten hesap gelir..gıcık biri gibi görünmeyi göze alıp tek tek fiyat sorulması tavsiye edilir. yoksa tüm gece 'lan haydari nekadar olabilirki' dersiniz. bakınız gedikli meyhanesi...

  vintage mağazaları: yurtdışından 1 dolara aldıkları kıyafetleri 350 liraya satan allahsız yerler..gitmeyin,kanmayın,okumayın..600 liraya örme kazak mı olur sürtük..

  bu evi hemen terketmeliyim..buzdolabı üzerine yapıştırlan not: soğutulmuş şampanyayı bitirdim, banyonu kullandım, ipek geceliğin üstüne kahve döktüm,buzdolabındaki havyarı yedim sonra da kustum...ara beni..

21 Ekim 2010 Perşembe

  iyi bir hikaye anlatmak istiyorum bugün..nerden başlamalıyım..kutsal kitaplardan alıntılarla mı girmeliyim, retorik sanatçılarından söylevler mi sunmalıyım, biraz goethe, biraz sartre,  biraz dante ye göndermeler mi yapmalıyım. bunları anlatırken ajda pekkan dertliyim arkadaş plağım binlerce kere dönse mi bilemedim..bildiğim tek şey kabalcı da kokladığım çilekli silginin bana anlattıracağı hikayenin hiç bu kadar entelektüel donanımlı olmayacağıdır…
  zeka seviyem nerdeyse bir bezelyenin ağırlığı kadarken aşık olmuştum ilk kez..balkonda onun geçmesini beklemek benim mabedimdi..karnede 7 zayıf, birden 10 kilo vermeceler, akrostij şiirler, akne krizi ve ergen çirkinliğiyle geçen gençlik yıllarım…parmağımda hala devvv büyüklüğünde  tek taşın eksikliğini hissettiğim 30 larımda annemim koca istanbul da birini bulamadın mı sorusunun 9. senesine girmiş bulunuyorum …elinden tuttuğum yada uzaktan sevdiklerimin hepsi benden sonra kendilerine en iyilerini ve en doğru olan kişiyi buldularsa benim günahım yalnız olmak sanırım…öpüşürken memeleri ampul gibi olanlara emanet ettim tüm sevdiklerimi, mini etek giyip bütün gece eteği çekiştirenlere bıraktım tüm bebişlerimi, küçük bakir kız ayaklarına yatanların kollarına ittim canlarımı…sizindir hepsi…
  iyi bir hikaye anlatmak istiyorsan sevgili küçük garson kız, kısa ve net olanı seçeceksin…ben bugün elmalı ve  tarçınlı turtayım, hem de  mutfak penceresinin önünde soğumaya bırakılandan…


3 Ekim 2010 Pazar

  sabahın körü 06:15…bu saatte uyanmak dinime küfür, sıcak yatağıma hakaret niteliğinde, hele bir de kaşık pozisyonunda uyuyabildiğin yatağın sağ tarafını dolduran biri varsa fonda çalsın tam şu anda kings of convenience manhattan skyline ve azsın sabah sabah tüm melankolim…
  07:30..dükkanın kapısını açıp nefretle her sabah yapılan aynı işleri sıralıyorum. masalar siliniyor, eksik tuzluklar dolduruluyor, kimse gelmeden kahvaltı yapabilir miyim acaba sorusu ekolu bir şekilde beynimde çınlıyor…tam bu esnada kafamın içindeki playlist’te sia çalıyor.. breathe me…
  09:10…içeriye tipik bir nişantaşı hanımefendisi giriyor,,leopar desenli tulumu, 20 puntoluk üstünde benim adım chanel yazan ayakkabısı, hafif yanık teni, soğan kabuğu saç rengiyle içeri girerken ensemizden, bizi kadın olduğumuzdan utandıracak özgüvenin rüzgarı esiyor..ve yanında taşıdığı 1 yaşındaki çocuğuyla anneyim ama hala harikayım bakışı fırlatıyor.. çocuğu ve puseti annenin kıyafetlerinin aksesuar niteliğindeki devamı aslında…şarkı değişsin lütfen, yeşil çay ve sadece yumurtanın beyazından yapılan omlet siparişinin akabinde…david bowie space oddity…
  12:25… kahve molası..soğuk havayı derin derin içime çekiyorum.. öyle orhan pamuk cümleleri sıralamicam..bir karıncanın ekmek kırıntısını nasıl telaşla evine götürmesi gibi beyni sayfalarca tasvirle sikmek gibi bir niyetim yok..sadece 10 dakikalık kahve molası okadar..dilimin sıcakla soğuğu artık ayırt edemicek kıvama gelmesine sebep olan kısacık  kahve molası…roisin murphy primitive…
  13:45…ünlü yüzlerin gelmesiyle, tavrı değişen bir kısım zavallı garsonların saati..ellerini ovuşturan dalkavuk müdürler arkalarından onlara güzel popomla güldüğümün  farkındalar mı acaba..sosyolojik afarozlar patlatmicam elbette bu durum üzerine, bunu yıllar önce başka arkadaşlarıma bırakmıştım ama ünlü birine yalakaca servis yapan hiçbir garsonu kimse himayesine almamıştır, aradığım yüz sensin dememiştir, gereksiz bir harekettir....joy division she s lost control..
  16:30…artık bırakın beni gidiyim, üstüme kapıları kilitleyin, anahtarı alın ve gidin ve bende bağıra çağıra şarkımı söyliyim…sooo close your eyes and think of someone you physically admire an leeetttt meee kisss youuuuu aaaaa…

4 Eylül 2010 Cumartesi

  gazete eklerini okumak boş hayatımdaki  en büyük eğlencem. köşe yazarlarının mekanlara gidip yemek yeyip nerenin iyi nerenin berbat olduğunu yazdıkları yazıları okumaksa keyfime keyif katıyor artık. kahvemi höpürdeterek içip kıçımı kaşırken bir yazıya denk geliyorum..taraflı bir gazetenin boş konuşan bir köşe yazısının başlığı beni okumaya itekliyor...'mekanlar ne zaman adam olur'...kendince haklı olduğunu düşündüğüm bu kadıncağızı kendi haline bırakırken, popülizm rüzgarına kapılanlar ne zaman adam olur diye nacizane bir ileti yazmak istiyorum kendisine ve bomboş benzerlerine.
mekanlar ne zaman adam olur:
  * tuvalet kağıdına para harcamayı öğrendiklerinde demiş...bu beni bağlamaz. babamın dükkanı değil, nerden kısıp neyden kar edeceğini sen ya da ben söyleyemeyiz. önce tuvaleti tek bir deliğe yapma becerisi göstereceksin. diyelim bunu beceremedin, istediğim saçma sapan yemekler tabakta durduğu gibi tuvalette yerini almıyor diyorsun, o halde tuvaleti girdiğin gibi bırakacaksın, adam gibi temizleyeceksin. ama sanırım bunu yapamazsın çünkü tam o esnada 'amaan temizlesinler işleri ne' diceksin. çünkü sen times ya da guardian da yazan önemli bir yazarsın ve buna hiç vaktin yok. o zaman o güzel pembe götünü de dia tuvalet kağıdıyla silmeyi hakedersin.
  *servis elemanları etrafa hakim olduklarında demiş ...derdiniz nedir bu garsonlarla.. yemeği beğenmezsiniz garsona çemkirirsiniz, bu ne biçim  kokteyl dersiniz garsona çemkirirsiniz, burası çok sıcak nerde garson sikicem belasını dersiniz…her işletmede departmanlar vardır, yaz bunu bir yere, yaz bunu macbook’una..yemeği ahçı yapar, baş ahçının yanında çalışanlar vardır. ızgaracı, soğukçu, tatlıcı, bulaşıkçı..içkileri ve kahveyi barmen hazırlar, paradan kaçmayan bi yerse barmenin bir de barboy’u vardır. garson yalnızca servisi yapar, ona da komi yardım eder. tüm bunlara sahip olana da mekan sahibi denir, parayı o bastırır, parayı o kazanır..yani ne erkek arkadaşından ayrılma sebebin ne  götüme benzeyen damağına uymayan yemekleri yapan  ne de içkileri hazırlayan o garsondur…
  yoruldum...devam edemicem, sebebini şu anda anladım, hesap ödememek...bu para sahibi olmanın, kendi çaplarında tanınmışlığın verdiği bi hezimet. o mekana gelmekle oranın reklamını yaptığını sanmanın fakirliği içinde, para ödemenin koymasının yol açtığı siğiller hepsi...ahh bebişim ya, sen 160 karakterlik yazılarını yazmaya devam et ve siktiğim parizyen ayaklarını bir kenara bırak artık. bak 50 ler geri geldi, otur mad man i izle, boris vian oku, beyaz bir vespa alıp vali konağında dön dolaş dur, telefonundan anlık durumlarını bildir, ipod unda sürekli charles aznavur çalsın, vouge un eski sayılarını topla, yıldız parkında küçük piknik kaçamakları yap ve bit gibi her yerde açılan house cafe lere gitmekten vazzgeçç...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

  yatağın karşısında dev van gogh tablosu..burası benim evim değil..gözümün gördüğü tüm nesneleri seçmek için beynim beni terketmiş bu sabah. hiçbirşey hatırlamıyorum, anlık flashbackler dışında:  patlayan ışıklar, kırmızı ve kocaman olmuş gözler ve bana sarılmaya çalışan biri...ahh işte o en sevdiğim an, kafamın bedenimden ağır gelmesi..kalkmaya çalışıyorum, ayaklarımdaki kaslar geri çekilmiş, dizimde koca bir morluk, sıfır hafızayla tuvaletteki aynada kendimi seyrediyorum..noolduki?
  bir gün öncesi: istanbul moda haftasında görevliyim.. kahvaltı, öğlen yemeği, akşam içkileri..en olmamam gereken yerde, cehennemim merkezindeyim. kadın ordusu, kadın kabusunun çepeçevrelendiği sulanmış beyinlere güçlükle anlatıyorum: o elinizdeki kaşarlı simit, evet evet simit...kafamı kaldırmaktan korkuyorum. içerdeki 300 kişinin hepsi aynı ve bunun farkındalar mı? yüksek daha da yüksek belli etekler, çizgili tişörtler, yandan ayrılmış saçlar, rayban gözlükler ve bakii olan aptal soruları.. 'limonata mı yoksa portakal suyu mu daha güzel?'.. birini diğerinden ayıran ne olabilirki sence? narenciye sınıfına giren  suyu sıkılası meyveden bahsediyoruz...'çocuklar bana  bi kahve verin'.. 'buyrun kahveniz'...'aaa ben kahve içmemki, sen bana portakal suyu ver'....bi öneri ; hermes çantana verdiğin parayla mesela kendine şöyle uzun bir tatil ısmarla, arada doktora görün, kafamın içindeki beyin diye adlandırılan organımı nasıl geliştirebilirim diye kitaplar oku...unutmak için içiyorum, kahkahları duymamak için içiyorum, dolgu topukları görmemek için içiyorum..yansın retro herşey, yıkılsın vintage mağazaları, sulara gömülsün miu miu markası, boğazınıza dizilsin yediğiniz havyarlar...  ve işe yeni başlayan çilli çocuk... karşımda...kulağıma eğilip: 'bu insanların arasında kaybolmak işine geliyor biliyorum, onlara göre 'kocaman' sana göre 'boktan'  hayatlarına bakıp eğlenince kendi hayatını unutuyorsun. bu oyunu bende oynuyorum..buarada sana bakmadığım heran bana baktığının farkındayım, kitaplarda beni aradığını, kahramanları ben sandığını, benim için fotoğraf çektiğini de..bunları ertesi günü hatırlamayacaksın bunu da biliyorum, yoksaymaların, nefretin artıyor çünkü, hatırlamamakta işine geliyor böylece.. aldığın kimyasallar, içtiğin içkiler sadece zamandan çalşıyor. yanıt verebilir miyim bütün sorularına bilmiyorum ama sabah kendi yatağından kalkınca hiçbirşey hatırlamazsan şunu bilki saçlarını kulağının arkasına götürüp sana sarılmam gerçekti'...
  fonda çalsın tüm leonard cohen şarkıları lütfen...

12 Ağustos 2010 Perşembe

  yaklaşık bir haftadır rüya görmüyor olmama rağmen sabahları sıçrayarak uyanıyorum..sanırım bu eski sevgilimin evlendiği haberini almamla aynı zamana denk geliyor..derdimin yada bana sıkıntı yaratanın ne olduğunu bulmaya çalışıyorum. bunları sorgularkende 4 yıl önce beraber gittiğimiz yerlere gidiyor, hatırlamadığım 7 yıl öncesinin anılarını hafızamdan zorlamalarla çıkarmaya çalışıyorum. kendimi beğenmeme, küçük görme durumları peşimden geliyor  ve akabinde bingo!! statü durumu tepeme çöküp koca bir göt gibi suratıma oturuyor. seni kim isterde ki zaten garson müsvettesi söylemlerim beşinci kadehimle beraber sesli hale dönüşüyor. bardaki çocukla dertleşmekle durum çirkinleşiyor, ucuz dizi karakterleri gibi tarihe geçiyorum. tarihe geçiyorum derken  başkasının hayatında tarihin tozlu raflarında yerimi almanın gerçekliğiyle uyumayı deniyorum. karşımda oturan, küçüklüğümden beri beni bir türlü yalnız bırakmayan  binlerce karakterlerimin hepsi kadehlerini tokuşturup kahahalar eşliğinde bana kapıyı gösterip kulağıma fısıldıyorlar:  'ne istediğini bilmeyen ey hayalperest şimdi ikile'..
   her masanın illa sinir bozucu bir sözcüsü olur, garsonu yönlendirir, işine karışır. aslında dikkat edilirse masada en yalnız kişi odur, kimse onunla konuşmaz, ona danışmaz, onu merak etmez. bu yalnızlığın acısını garsondan çıkarır doğal olarak..'çocuklaaaar bana bir kahveee'  diye yüksek sesle bağırır, herkesin duymasını ister, özgüven patlaması yaşar ..bugün bana bulaşma bay libido. asabım bozuk, kadınsal hezeyanlarıma yenik düşmüş durumdayım. 30 a bir kala sendromlarımın üstüne bir tutam kubar katıp içmenin tam sırasındayım, saçlarımı kesmeliyim, kişisel gelişim kitapları okumalıyım, tüm spor ayakabılarımı ibrat-i alem olsun diye yakmalıyım.. şimdi kim tutmuş, kim sevmiş, kim becermiş, kim gitmiş, kim silmiş bilmem.
  bildiğim sel ağzına bina yapılmaz, et pişmeden önce tuz konulmaz, ıslakken saç taranmaz ....deh düldülüm dehh.


.

22 Temmuz 2010 Perşembe

  adam gibi sarılmadan, öpüşmeden geçen gecenin ardından yerden topladığım kıyafetlerimi bir hışımla giyerken ardımdan 'bu ne acele' diye seslenmenin cevabını içimdeki tekilalar verecek birazdan sana ben değil..sevgili hayal kırıklıklarım tekmele beni tüm gece boyunca, burnuma suratıma doğru vur lütfen..gecenin bir yarısı çağırdığım taksiyle eve dönerken karar veriyorum, nice sarhoş kafayla verilen kararların yanına eklenmek suretiyle..geçirdiğim bok gibi günleri, başarısız iş hayatımı ve karşılaştığım yarrak gibi insanları unutmanın başka bir yolunu bulmalıyım..ayılmak için içilen soğuk iki biranın ardından camın önünde devasal piposunu tüttüren freud bana bakıp başını bir sağa bir sola savuruyor..'siktir git evimden freud, hiçbir sorunun cevabını vermeden, kira da ödemeden canının istediği zaman evime girip kalamazsın'...kafamı ne kadardır soğuk suyun altında tutuyorum farkında değilim, tv yi açıp çalışkuşu nun tekrarını izlerken biraz kestiriyorum...
  neden tatil yapmak için çalıştığım yerde bir yılı doldurmalıyım? neden dondurmayı yalamak suretiyle yiyemiyorum, neden oral sex hissiyatı dondurma ve muz üzerinde damping yapmış durumda, neden 40 yaş üstü kadınlar hindistan a gidip, bir kaç yıldızlı otellerde kalıp, reiki hocalarından el alıp, hayatın anlamını çözmüş gibi dönüyorlar ve india tarzı kıyafteleri giyip bunu anlatıyorlar, neden sezen aksu şarkı söylerken ben hiçbirşey anlamıyorum, neden konserlere ben para verip bilet alırken parası olanlar davetiyeyle giriyor, neden tüm komedyenler homofobik oluyor..neden..başka bir yerde varmı acaba rezervasyon masasını beğenmeyip, şuraya bir masa atın işte olmaz mı diyen, fütursuzca indirim isteyen, akşam 8 de gelip sahanda yumurta talep eden...
  çinili havuzlara atlamak, ayaklarımı kuma sokmak istiyorum, dubalara kadar geri geri yüzmek ve en sevdiğim şarkıyı bağıra bağıra söylemek istiyorum..lalala laaaa lala la laaaaaa....

14 Temmuz 2010 Çarşamba

  yavaş yavaş uyanamıyorum bazı sabahlar.rakıyı büyük mü yoksa küçük mü söyleseklerin üzerine içilen biraların mesanemi zorlamasıyla tuvalette buluyorum kendimi..üre ve ürik asitlerimi bırakırken düşünüyorum ki zaten insan en garip şeyleri tuvalette düşünüyor nedense..şöyle uyansam ağır ağır, bembeyaz yatağımın ucundaki sabahlığımı giyip devasal perdelerimi bir hışımla açsam ve kendime güzel bir kahve yapsam, ne anlama geldiğini bilmediğim fransızca şarkıları ezbere söylesem mesela..bu kadar sinematografik hayaller ancak işerken gerçekleşir...

  artık ayaklarımın geri geri gittiği iş yerinde dakikaları sayıyorum, saçmalıkları duymuyorum bugün, istekleri, talepleri, herkes zaten fazlasıyla mutsuz, tatminsiz ve kaderci..üstüne ben ve hastalıklı zihnimin yarattığı saçmalığı eklemiyorum bugün, pilav ve sulu etli personel yemeğine kızmıyorum, patronumun sağ kolum dediği ahlakçı şefin 21 yaşındaki genç garson kızı  nası sıkıştırıp öptüğünü düşünmüyorum, onu günde 3 saat çalıştırıp evine yollayıp aynı parayı verdiğinin hesabını da yapmıyorum, banka hesabına yatan maaşını çekip patronuna geri veren, böylece verginin amına koyan patronundan durmadan şikayetçi olan  arkadaşımı da önemsemiyorum, evliliklerinin 25. yıldönümünü deeevvvv evlerinde yemek veren çiftin garsonu olarak çalışırken tuvaletteki herşeyin varak olmasına da aldırmıyorum.zenginliğin sembolü olan altın kaplamalar sifondan, bok fırçasının ucuna kadar olmasına rağmen üstelik. bugün tahmin edemediğim kadar sakinim. giydiğim beyaz gömlekten kalan kısımlarımın güneş yanığı olması da hiç mi hiç sorun değil, siyah pantolunun ardından pişik olan götüme döktüğüm talk pudrası artık konu olmaktan çıkabilir .
  ben sadece küçük bir veda etmek istiyorum bugün..massive attack, pink martini, roger waters, norah jones, leonard cohen, burgazada ve nicelerine..güle güle geldiniz ve güle güle gittiniz..bize de konser öncesi ve sonrası gelenlere soğuk blush ikram etmek düştü bugün dün ve yarın..

28 Haziran 2010 Pazartesi

  beyaz elbisemin fermuarını dişleriyle açıp, dolma parmaklarıyla jartiyerimi sıyırırken mutluluktan adeta uçuyordum. sonunda normal insanlar gibi ıslak rüyalardan herhangi birini görecektim. kafasını çevirdiği anda bu kişinin işe yeni başlayan çilli çocuk olması da çifte kavrulmuş fıstıklı lokum tadındaydı ve bu sadece iki saniye kadar sürmüştü. kulağıma eğilip ‘kadın patronlardan uzak dur’ demesiyle pantolonunu giyip oracıkta beni yapayalnız bırakmıştı..siktir lan hala rüyadayım ve kıpkırmızı dudaklarımla göt gibi kaldım, şıllık kadın patronlarımdan uzak dur uyarısının yapılacağı zaman mıydı...

  sıcak hemde çok sıcak..yatağa yapışmış vaziyette kahve ikramını geri çevirdim diye bilinç altıma bir seks sembolü olarak yerleştirdiğim çilli çocuğun rüyamda  benimle sevişmek istememesine kızgınlığımla biran önce işe gitmek istiyorum. ona tuvaletleri temziletmek boş tabakları yalatmak istiyorum...dükkanın bahçesi olabildiğince kalabalık öğlen roseleri, peynir tabakları, grisinili salatalar, ayakta bekleyenler, bekledikleri için sinirlenenler, hillside, mac ve bilimum spor salonlarının giriş kartıyla indirim talebinde bulunanlar, hiçbir zaman ne içtiklerini bilemeyenler, daha az buz, bu da çok az oldu biraz daha buz, ama buzu çıkarınca üzerine ilave etmiyorsunuzlar, patron yok mular, menüde asla olmayan yemekleri ısrarla sipariş etmeler, mutfaktan küfürü sen ve yedi ceddinin yemesi..işin zorluğu üzerine haziran sıcağı, gidilemeyen konserler, bilmediğim festivaller..tüm bunlar olurken sıkıntımın yüzüme yansımasından endişe duyan sevgili dişi patronumun önce yanıma yaklaşıp arkadaşça davranması hemen akabinde boş küllükleri boşalt, müşteri değil misafir de ve biraz yanağına allık sür demesi...neden?..sıcaktan kendi derim yüzümde durmazken allıkta nerden çıktı..mevzu şu: adamlardan mütemadiyen yakınırız ya, bunların bu hale gelmesine sebep olanın, bukadar yontulmamış kütük gibi hayattan göçüp gitmelerinin  altında ne yattığını merak ederiz ya...sebebi de  aha şu aliye rona kılıklı anaları...e bu ananın genç versiyon halleri de benim başımdaki kadın patronların günümüzdeki yansıması...ortalarda dolaşan 10 adamdan 8 i de bu kadınların yetiştirdikleri....masadan artan yarım şişe şarabı bu öğle sıcağında kafaya dikip içimden geçen iyi dilekleri bir bir sıralıyorum; fuck off memesi göbeğine gelmişler, siktirin gidin sekssiz günlerin intikamını margarita bardaklarında aramaya çalışanlar, tırnaklarını etine kadar yiyenler, kıskançlıktan erken yaşlananlar, her kadını bir tehdit unsuru olarak görenler...

  iş arıyorum..patronum mümkünse bir adam olsun..maksimum beni düdüklemeye çalışır, tezgah arkasında önlüğümü sıyırdığı iki fantezi kurar..ama ruhunda feminenlik yatmıyorsa, kaşımı aldırmak , saçımı kestirmek, gardrobumu yenilemek, kıskançlıktan o ayakkabıyı nerden aldığımı soramamak gibi bir durumu olmaz..olur mu yoksa?...

  

  

11 Haziran 2010 Cuma

  işe yeni başlayan çilli çocuk:
‘dün bir film izledim..çok ilginçti...intihar edenlerin daha sonra yaşadıları bi yerde geçiyor. yanlışlıkla oraya geldiğini anlatmaya çalışan bi kızla, kız arkadaşının kendisinin ardından intihar ettiğini sanan salak bir çocuğun yol hikayesi...’
  duvara toslamak böyle bişey olsa gerek. durduk yere açılan sohbette ne servisten, ne pos makinalarından, ne adisyondan, ne de müşterilerden bahsetti..sanki üstümü değiştirirken yakalanmışım tedirginliği, her an osuracak yada geğirecek paniği sardı tam şu anda. ağzımı açsam dökülecek her kelime götümden çıkacağı için, aptal bu kız  galiba izlenimi verme olasılığım çok yüksek olduğundan bu ‘normal’ diyaloğa gülerek cevap verip ekmeğin içini etli nohuta banıp yemeğe devam ediyorum..ilk izlenimim müthiş..

  işe yeni başlayan çilli çocuk:
kahve yapıcam ister misin?

  başarısızlıklarım, umarsızlıklarım, kayıplarım dışıma domuz bir kadın şekline bürünüp üstüme yapışması bu beklenmedik soruya en tizinden ‘oluurr’ dememe engel olamıyor..beynimin sağ lobunun altına sıkıştırdığım tüm psikolojiksel, siyasetsel bilgileri dökmeliyim ortaya, elime şarap kadehi tutuşturup felsefik aforozlar patlatmalıyım, neydi o beş ödül alan güney kore filmi? gardrobumu yenilemeliyim, tuvaletteki kate moss posterine bıyık ve göbek çizmeliyim, efes harebelerinin yarıçapını, tüm burçların ince detaysal bilgilerine sahip olmalıyım, pipisi içine kaçmış sivilceli 31 ci liseli çocuk görünümünü  bir kenara bırakıp yerine biraz vamp, biraz anaç, zaman zaman şehvetli ama adamı kasmayan sürekli arayıp sormayan kadın zırhlarından birkaçını giyinmeliyim, yeni çarşaflar edinmeliyim, maksadını çoktan  aşmış çökük yatağımı yenilemeliyim, bütün pamuklu donlarımı yakmalıyım, küçük memelerimi büyük göstersin diye süngerli sütyenlerden almalıyım...bir kahve yapıcam istermisin sorusunun zihnimde yarattığı bedeli buysa akabindekilerinin ağırlığı altında kalamicam sanırım...

  işe yeni başlayan çilli çocuk:
süt?

  ben:
aslında ben hiç kahve sevmem..

  ayakta alkışlandığımın farkındayım. yüksek itici gücümün, içimden geçenlerin dışa yansımasıdır bu. elbette bende saçlarımı yana savurup kısık gözlerle konuşmayı biliyorum, ballı tavuk yapıp fonda cızırtılı plak sesi eşliğinde dilimi çilli çocuğun ağzının içinde gezdirmeyi de biliyorum, her seferinde dünyanın en büyük orgazm efektini fırlatmayı da biliyorum, hassas, meyveli, kokusuz, ince tüm prezervatifleri ucuca ekleyip üçüncü köprü yapmayıda biliyorum  ama bunun yerine evime gidip aynada siyah noktalarımı sıkıp nane likörü içmeyi tercih ediyorum.ayrıca o filmi izlemiştim...wristcutters a love story...


31 Mayıs 2010 Pazartesi

    mevsime göre değişen, ayyuka çıkan hormonal dürtülere yenik düşenlerin ayrılık haberlerini , sevgilimden ayrılmadan da  ben o adamı götürürüm iddialarını,  daha da incelmeliyim söylemlerini ay ikizler burcunda iken haziran ayı itibari ile duymaya başlıyorum. bu gördüğüm portakal kabuklarından kurtulmalıyım, ipli bikini giymeliyim, daha çok sevişmeliyim, daha çok daha büyük kahkaha atmalıyım, spor salonuna yazılmalıyım, beni terketti diye ağlamaktan moraran göz altlarımı boyamalıyım, bol bol limonata, soğuk bira, kırık buzlu margarita içmeliyim…tüm derdim bu… bir de kuruçeşme arena da giriş için tanıdık birilerini buldum mu benden iyisi benden incesi olmaz..eski sevgiliyi eylül sonu gibi filmekimine çağırdım mı da yeni kısır döngülerin içine giren ben ve 80 kuşağı yırtamayan şürekamın sırtı yere gelmez.
  eğitimini kemalettin tuğcu romanları okuyarak final yapan ben ve ardımdan gelen şuursuz neslin dolgu topuklu valikonağı eşrafına anlamsız gözlerle bakması bizi nişantaşının en can alıcı yerinde dolmuş beklemeye itiyor. ama zaten amına kodumun davar adamları ve şıllık karılarının bitmek bilmeyen açık alan, bahçe yanı, çimen üstü, ağaç kavuğu, güneş gören ama gölgede oturmak isteyen sevdalarının karşılığında benden kucak dolusu sevgi beklemeleri de bir hata olur..bohem rapsodi kafaları, ayşe boyner ayakları maalesef mutfak tayfasını pek kesmiyor..çünkü organik beslenmeyle kafayı yemiş aslında açlıktan geberenlerin  salatalarının içlerinde elbette arka bahçeden kopardıkları domates yok. uygun fiyata anlaştıkları manavcıdan alınan çakma çanakkele domateslerini afiyetle yiyen bu yıl da tulum çok modaymış diyen kafam kadar dudakları ve pinokyo burunlarıyla dolaşanların karşısında saat 12:22 civari ile içmeme kimse karşı çıkmaz sanırım..
   pusulası pipiyi gösteren kadınların bir damla sex için verdikleri mücadele cinsiyetimi sorgulamama sebep oluyor...sürtmeli, kalkmalı, oturmalı, dokunmalı tüm pornografik unsurların sahte orgazm çığlıklarının sebebi aslında şu..hepiniz açsınızzzz, beyninize yeterli oksijen ve kan gitmediği için sağ lobunuzla sol lobunuz serbest salınım yapıyor. bu yüzden yemek yiyin gerizekalı memeli canlılar.. böylece menüde içinde neler olduğu yazan salatayı okurken bana‘bunun içinde ne var acaba’ diye sormamış olursunuz..


18 Mayıs 2010 Salı

  ve onlar... geldiler... bohem yaşamların kışın uykuda kalan kısmı, şehir hayatından kaçışın parmak arası terlikle şekillenmiş halleri, biraz hindistan anısı, biraz kuantum fiziği, serin bir kadeh rose...güneşe tapanlar..havaların bir parça ısınması, güneşin bir parça kendini göstermesiyle dükkanın en açık olan, en manzaralı olan yerine oturup sanki 58 yılda bir güneş batıyormuşçasına bu doğa harikasına bakan bir grup unutulmuş yazar mı desem, bir türlü keşfedilememiş tiyatrocu mu desem, hiç ölmeyecekmiş gibi sürekli çimen suyu içenler mi desem, ne desem bilemediğim güneş severler artık aramızdalar..

  güneş kendi seyrinde büyük patlamadan beri batar ve çıkarken nedir bu hezeyanlar anlamış değilim. alkışlamalar, peçeteyle hoşçakal der gibi el sallamalar, ağlamalar...
  gördüğüm anlamsız rüyaların sebebini yavaş yavaş çözüyorum sanırım. Olasılık dahilinde bile olmayan herhangi birşeyi benden talep edenlerin suratına baktığım şaşkın bakışın alt metni hastalıklı zihnimin oyunlarıyla kabus dolu gecelere gark olmama sebep oluyor. eğer bulut güneşin önüne geçti diye ' e şimdi nolucak güneşi batıramadık' diyen biriyle gün içerisinde karşılaşırsanız rüyanızda kasıklarınızdaki sivilceden zekeriya beyaz ın çıkması normaldir sanırım. yada 'channel gözlüğümü sizde unutmuşum eğer bana yok derseniz sizin için hiç iyi olmaz ' gibi bir tehditle karşılaşırsanız rüyanızdaki zekeriya beyaz size dönüp 'cenab-ı hak ramazanda su içmek günahtır diye buyur etmiştir' diyebilir..veyahut 'bazı insanlar mekan sahibi olur, bazıları da o mekanda çalışır hayatları boyunca' gibi ders niteliğindeki söylemlere nail olursanız,sizde rüyanızdaki zekeriya beyaz a dönüp ' hocam ne işiniz var benim rüyamda, ayrıca burda içki satılıyor üstelik ruhsat olmamasına rağmen. peki suyu içmesem ağzımda çalkalasam yine de bozulur mu orucum' gibi sorular sorabilirsiniz...senin yaşındayken ben diyip başarısızlıklarını görmezden gelen çocuklarını eğitmiş halletmişte sıra bana gelmiş dedirten özellike kadın kısmına cevap yetiştirmediğin, tıkandığın noktada, zekeriya beyaz ın sana dönüp şöyle demesi artık çok olağandır 'nefretin kasıklarında kocaman bir sivilceye dönüşmüş, rabbin esenliği üstünde olsun güzel kızım, bir mum yak şimdi kendin için, sırtında bardak çek, zeytinyağlılara şeker koymaktan vazgeç, kalorisiz kek diye birşey yoktur, mevsiminde domates ye, terliksiz yere basma'
pardon bakar mısınız içkilerimizi biz güneş tam batarken alabilir miyiz?

9 Mayıs 2010 Pazar

  Koltuk altı kıllarıyla ucuz deodorantın birleştiği keskin kokunun havada bıraktığı etki metro da nefesimi tutma rekoru kırmama sebep oluyor..havaların ısınmasıyla beraber atlet giyen fantazi erkekler..ülkeler arası değişen doğurgan kadının hayalini kurduğu adam modeli..freudyen söylemler sıkmak bu pazar gününde yapılacak en iyi iş ..çılgınca içinden ekler fışkıran gazetlerin parmaklarımda bıraktığı mürekkep izi beni tasvirlere, teşbihlere sürüklüyor..avrupa da üstünde hiçbirşey olmayan kaslı salopet giyen bahçivanlar..amerika da yol çalışmalarını yapan yine üstlerinde hiçbirşey olmayan ve yine kaslı mühendisler..bizde ise sütçüler, tüpçüler..neslimizin devamını sağlamasını istediğimiz arzu nesneleri..

  ama şimdi cihangir de van kahvaltısı yaparken yer bulamadıkları için ayakta duran bana ve ekmeklerine balla kaymak süren herkese nefretle bakanları incelerken aklıma bir soru takılıyor...gerçekten freud haklımı? onun hastalıklı zihnine göre; tren, büyük balık, pipo penisi simgelermiş...şuanda tüm kıyılarda balık tutan adamların bilgisi dahilinde olan bir düşünce mi bu acaba?..eğer öyle ise kovalardaki küçük balıklar çaktırılmadan denize geri yollanıyor yada büyük balık tutup eve koca bir ereksiyonla gelmek yerine halı saha maçına gidiliniyor..sekizinci çayımı yudumlarken beş dakikadır çayını şuursuzca karıştıran yan masadaki kızı kesiyorum ve şimdiye kadar tüm moda dergilerinin kuruluşlarının 568. yılı olmalarına ragmen her sayılarında neden kadın erkek ilişkileri üzerine sorular sorup buna cevap bulamadıklarını anlıyorum..sexin üzerimizdeki korkunç baskısı..sanki suratımıza devasal bir göt oturuyormuşta biz ne etrafımızı görebiliyormuş ne de sesimizi çıkarabiliyormuşuz...masada biriken susamları parmak ucumla tek tek yiyorum. ısmarladığım türk kahvesini höpürdeterek içerken hala suratımdan gitmiyor endişeli bakışım...bu bize öğretilen mecburi mutlu, güçlü ve her seferinde orgazm olduğu kesin gözüyle bakılan kadın imajının sebebi nereye dayanıyor..hadi at üstünde kılıcını kuşanan adamı anladık, sarı çizmeleriyle karaköy de gururla tuttuğu yavru köpekbalığını göstereni de anladık, futbolda gol atmanın öneminide anladık, birzamanlar pipoyken şimdi kolum kadar puro içmenin maksadını da anladık..peki bize, havva nın kankaları olan biz memeli canlıların derdinin ne olduğunu neden anlayamadık...
   bir izin günü nasıl bu sağlıksız düşüncelerle piç olur diye kendimi eğitme zamanı geldi. haftasonu eklerinin zihnimi bulandırdığı çok net ve falımda uzuuun bir yol çıkmış...hesap lütfen..

6 Mayıs 2010 Perşembe

  cihangirden, kahvedeki sanatçı bozmalarından, galatanın son hali ne olacaktan, okan ın doğan apt da acaba kaç dairesi var sorularından, yazlık menülerden, alaçatıdan, satsumalı mojitodan, bodrumdan, istanbul sıcağından, memeden, götten, çükten, alkolden, alkolizmden, yeni ayakkabılardan, retro mu vintage mi gibi sikko muhabbetlerden bahsetmek yasak şuan itibariyle.. çünkü annem büyük beddua etti ve annelerin bedduası tutar ve bunu herkes bilir. oyüzden yeni demlenmiş bir demlik çayla ve yeni alınmış ev terlikleriye un aşkına yapılan tüm börekleri mideye indermeyi görev bilinci sayan ben, metobolizmamın yavaş ilerlemesine aldırmaksızın göbeğimin büyümesine an be an tanık oluyorum evinden kalkmış gelmiş annemle oturduğum şu mesut balkonda..

  eskiler yad ediliyor, babaanneme fena giydiriliyor, nezaman evleneceksin soruları geçiştiriliyor, çok zayıflamışsın biraz ye bakışına ağzıma tıkıştırdığım börekleri göstererek karşılık veriliyor, küs olunan hala, baba, teyze, dayı gibi bilumum gereksiz yer işgal eden akraba müsvettelerine 'o senin büyüğün ara bayramlarını kutla' gibi ufak ve basit çözümlerle geliyor. ev biranda deterjan, sabun kokuyor, dolapta mutlaka yiyecek bişeyler bulunuyor, çamaşırlar yıkanıyor ve illa minik bir çiçeğin kökü su bardağında kök salsın diye pencere kenarına konuluyor..
  30 uma merdiven dayadığımı es geçen annem hala okulu bıraktığıma kızıyor, garson mu olucan diye dövünüyor, bunun için mi okuttum seni diye sinirleniyor, güler teyzenin kızı sibel in öğretmen olduğunu ballandırarak anlatıyor, kpss ve ona benzer memursal sınavlarına girmemi öneriyor, en iyi mesleğin bankacılık olduğunu iddia ediyor, çayın altına su ilavesi takviyesiyle ısrarla yedirmeye çalıştığı portakalların kabuklarını da ellerine sürmeyi ihmal etmiyor. tuhaf alışkanlıkları yüzyıl artışlarıyla ilerlemiyor annem, anne ve annesel donanımları olan bireylerin..çünkü onların tişörtleri, eşofmanları hep çamaşır suyu lekecikleriyle doludur ve bu hep normaldir..
  bende ozaman evine dönen annemin ardından boşalan dolaba ve bulaşık yığınlarına nisbet yediğim tüm topkekleri sikiyim..




29 Nisan 2010 Perşembe

  ilaçlarımı almayı bıraktım bugün...sebeplerim çok çünkü...

ismin profesyonel hallerini yazıyorum tahtaya ceza niyetine binlerce kez..profesyonelim, profesyonelsin, profesyonelmişiz..
  sadece su içiyorum, kafam açık, herşey çok net, titremem üşümemden, soğuk terler dökmem havanın sıcak olmasından. herşeyin sebebi var. kafamın içinde binlerce kez tekrar ettiğim 'die, die, die' adlı şarkıyı kaşlarımın arasındaki iki tane çizgiyi yaratanlara armağan ediyorum. herşeyin tek sorumlusu olan ben, doğru düzgün iş yapamayan ben, kıymet bilmeyen ben, iyilikten anlamayan ben, profesyonelce davranmayan ben, mutsuz olmak için bahaneler uyduran ben..ben ben ben...ölün, ölün, öl,...
insan yaşar, hata yapar ve birileri affeder aynı tanrı gibi. ama nedir bu tanrı yerinde olma arzusu, hırsı..monik benardete bile öldü ne tabutu louıs vuitton du, ne swarovski taşlarla yıkandı ne de gözkapaklarına venedik dükaları yerleştirildi..
  bileklerimizi kesmeye kendimizi biyerlerden asmaya gerek yok. sevilmedim ya ben mutsuzluğumla, ama mutsuzluğum neler anlatıyordu oysa..kendi saksımda ektiğim naneden, limon suyuna yatırdığım yaprak sarmasından, buzsuz içtiğim rakıdan, sabahın altısında parkta çektiğim fotoğraflardan..kulak kabartmadınız ya bana, hep işten bahsettiniz, paradan bahsettiniz, daha çok sevilmekten, daha az vermekten, kurgularınızdan, kurduklarınızdan bahsettiniz, fikrimi almadan herşeye inandınız ve beni öylece bıraktınız. şimdi rica etsem gidiniz, beni yalnız bırakınız..yeni şehirlerimde, beldelerimde, sokaklarımda sizi görmek istemiyorum. kendi bokunuzda boğulun. şiirsel yazılar, kafiyeler, uyaklar bekliyorsanız benden avcunuzu yalarsınız. uyanınca gözüm şiş uyanırım, galata semalarında yürürüm, saçlarım herzaman kabarır..ilaçlarımı almayı bugün bıraktım..bindiğim otobüsle geri geliyorum her şehirde aynı olan sokak adlarını arkamda bırakarak...muradiye caddesi, inönü ilkokulu, namık kemal çıkmazı, atatürk bulvarı..

18 Nisan 2010 Pazar

  dükkandaki hikayeleri yazmaktan sıkıldım dedim. kafamı kumdan çıkarıp şöyle bir dışarı bakiyim..hayat sokaklarda diyor okan bayülgen programın da. gerçi onun bahsettiği sokak doğan apartmanının avlusu muhtemelen ama olsun ben yine şöyle bir geziyim. bir iki kitap dükkanına girip çıkarım, hafif entellektüel bir hava katarım kendime kulağımda kulaklığımla, tek başıma, koyun derisi olduğu için gerçek deriden sayılmayan harun kolçak modeli eski deri ceketimle uzun yürüyüşler yaparım bu pazar gününde..ama koca bir yanılgı içine düştüğümü sokağa adım attığım ilk dakikalarda anlıyorum..vapur yanaşmadan atlamaya çalışmalar, itmeler, yüksek sesle konuşmalar, kontrol kaybı sakız çiğnemeler, bozuk para şıklatmalar, omuza çarpmalar..yanından geçtiğim daimi ereksiyon adamların sözsel sikmelerine maruz kalmalar.

  tıkanıyorum artık, sözcükler boğazımda düğümleniyor. sevgili tanrım bugün bana bir iki saniyeni ayırmanı istiyorum..en azından bunu senden bu genç yaşımda istiyorum. 55 ime gelip ölüm korkusu sarmadan, emekliye ayrılıp dinsel tüm kitapların türkçe mealini okumadan, samanyolu tv deki gerçek kesit programlarını izleyip kafayı yemeden, samimice bana vakit ayırmanı istiyorum...laf yemeden etek giymek istiyorum tanrım, şort giyip  sevgilimle elele sokaklarda yürümek istiyorum, bisiklet sürmek için düz yollar istiyorum. bunun için central park var, san fransisco ya git dediğini duyar gibiyim. ozaman tanrım ab ye girelim istiyorum vize almak için çılgınca kağıt toplamamış ve para harcamamış olurum. ucuz bir ev istiyorum yada doğru kelime tek odaya ödemem gereken gerçek kirayı ödemek istiyorum, küçük bir fırın dükkanım olsun istiyorum, dükkandakiler ve onlar gibi niceleri ölsün istiyorum, yeryüzüne aklı başında insan yollamanı istiyorum, bardağını kırdım diye bahşişime göz dikken patronumu küçük parçalara ayırmama yardım et istiyorum, yemeğini bitirip tabağı silip süpürdükten sonra bunu beğenmedim diyenlere küçük sürprizlerin olsun istiyorum, annem artık dünyanın herhangi bir yerinde olan depremde beni arayıp iyi misin demesin istiyorum. çok oldum biliyorum ama beni yanına alırsan freddie mercury le tanıştır istiyorum..haftasonu dışarı çıkmayacağıma da söz veriyorum..

9 Nisan 2010 Cuma

  başarısız iş görüşmelerimden birini daha ekliyorum haneme. kendimi pazarlama, kendimi satma, kendimi sevme, kendimin farkına varma, farkındalıklarımı önemseme adlı kitapları okumadığım için tıkanan tüm çakralarımın karşılığını evren adlı beni bir türlü sevmeyen yeni kankam suratıma bir tokat gibi cevap veriyor 'biz sizi ararız'..kadıköy den alışkın olduğum hüsranlarımla beraber dolmuş durağına doğru yola koyuluyorum..bütün tüllü, dantelli, mor etekli, siyah rimelli, converse ayakkabılı, ekmek arası patates kızartması yiyen gençleri arkamda bırakarak dolmuşta bekliyorum ulu 7 kişinin dolmasını..
  zeka özrü, günah çukuru iş yerime varıyorum..bugün diyalektiğimin limitlerini zorluyorum..hayatımdaki bütün olumsuzluklar kilolarca olduğundan beni harika günler bekliyor o zaman diyorum. koca koskoca, sahtekarca, rahatsız edici bir tebessümle söylüyorum bir gramına bile inanmayarak üstelik. çünkü karşımda pilatesten gelen poposu sıkılaşmış patronum ve yarısı terkedilmiş, yarısının yaşı 40 olmuş arkadaş grubu var..ve ben sırıtmaya devam ediyorum. sonunda sümüklü bir ağıt bekliyor diye de korkmuyor değilim..patronum ve arkadaşları sex and the city karakterleri gibi mi takılıyor yoksa benim sekizinci çakram biranda açılımıverdi? margarita içmeler, eski sevgilileri anmalar, hatta onları yoksaymalar, genç garson çocuklara inceden kesik atmalar, bir margarita bir margarita daha derken işte osho nun bile tanık olmak istemeyeceği sahneye ben sadece bir garson parçası olarak tanık oluyorum. tüm bastırlan egolar, sıkılaşan popodan alkolün etkisiyle bir anda çıkıveriyor. yarım saat önce 'bundan sonra simply takılacam, haftasonu atlayıp amsterdama gidelim' diye kararlar veren, 'sadece birazcık sarılsan bile olur' adlı bu kadın grubunun ikisi şimdiden ağlamaya başlamış bile. acı türk kahvesiyle kendine gelmeye çalışan kadının ağzının ortasına okkalı bir tokat atma isteğiyle doluyorum. akabinde dükkanı ateşe verip hindistan a kaçmayı..ama önce insan sevmeliyim, insan biriktirmeliyim, pozitif düşünmeliyim ki pozitif bana gelsin...hala dişlerimi sıkarak delice gülümsüyorum...

6 Nisan 2010 Salı

  'adı samet ti. uzun ve kemikli bir burnu, hafif dökülen saçları, bakımlı tırnakları vardı. jüliet adında da sevimli bir köpeği, gerçi beni kıskanırdı jüliet sametten.. ben o zamanlar 6 yıllık, sonlara doğru sıkıcı olmaya başlayan bir ilişki içerisindeydim..samet le bir ev partisinde tanışmıştık, bana kek uzatmıştı. normalde öyle ilk gece yatağa atabileceğin kızlardan değilimdir ama aramızda inanılması güç bir elektrik olmuştu. .sabah uyandığımda samet in hisarda kısmen boğaz gören evinde uyanmıştım ve kahvaltı hazırlamıştı bana..bütün gün sevişip film izelemiştik, new york ta sonbahar, kasım da aşk başkadır, nothing hill..hayır ağlamıyorum, özlediğim falanda yok ama bunu haketmedim ben, şuanda banka da genel müdür yardımcısı olan eski sevgilimi küçük pipili samet için terk ettim .. barmen bana bir de hanımefendiye viski. adın neydi canım, kolyene bayıldım, sence ben çok mu kiloluyum, biliyor musun beni aldattı hemde benim yatağımda, hemde en yakın kız arkadaşımla. o küçük fahişeyle, o cüceyle aldattı beni. baarmeenn bayanın hesabını bana yaz'...
  nişantaşın da barda yeni başlayan arkadaşımı ziyarete gelmiştim sadece. neden herkes durmadan mojito içiyor geyiği yapıcaktık. ben hesap isteyecektim o da hadi git hesabın felan yok diyecekti, çok geçe kalırsam kapanışı bekleyip personel arabasıyla eve dönecektim, tüm planım buydu. ama tanımadığım sütyensiz, beyaz tişörtlü ve her 10 saniyede bir dudaklarına yapış yapış parlatıcılardan süren bu ablayı dinliorum şuanda ağzımı bile açmadan.. bar da erkek yaş ortalaması minimum 55 ..hepsinin kadir topbaş gibi yapılı dişleri var, genç görünme çabaları motorcu ceket, şapka, beyaz spor ayakkabı, gömlek altı kot pantolondan oluşuyor..ama 50 lik kadın yok pek . kadınların da yaşı maksimum 35..bir viski daha geliyor şu an için tek parça görünen güzel bayandan..'adın ne demiştin...biliyor musun, erkeklerin hepsi aynı. aslında onları düdüklü tencere gibi düşüneceksin bence, evinde hep olur ama pek kullanmak istemezsin. düdüklünün hep bir tehlikesi vardır çünkü, annemin eli yanmıştı mesela, suratına patlayabilir ama onla da pişen yemekler harika olur. anlatabiliyor muyum?, erkekler diyorum düdüklü gibi sanki..çok sıcak oldu di mi burası?, bana ismini yazda seni facebook tan ekliyim, ay bu şarkı bana gelsin'..
  tek bir içkiyle sarhoş oldum herhalde. semt değişikliği travmalara sebep oldu tam şu anda. servis yaparken normalde evindeki moldovyalı hizmetçiye nasıl davranıyorsa bana da öyle davranan bu hatun kişiye ne oldu da dile gelmiş, dost arar olmuş, para saçar olmuş..sevgili abla konuşurken dünyanın en klişe hareketine maruz kalıyorum..bardan içki almaya çalışan hafif kır saçlı zampara omzuma ufaktan çarpıyor..1965 lerden kalma bir hareket, yani abinin gençlik yıllarında gittiği jokey klübünde barda kızlara yaptığından yapıyor bana da. sonra dönüp özür diliyor ve fütursuzca şu lafı yapıştırıyor 'senin gibi genç kızların en büyük hatası ne biliyor musun küçük hanım?..hep yanlış adamları seçmeniz, daha kaç tane kurbağa öpeceksin acaba prens olmasını dilediğin'..ooo gecenin bombası işte bu..elimle ağzımı kapatıp gözlerimi kocaman açıyorum. acaba ablayla abiyi tanıştırıp metroyu kaçırmadan eve mi gitsem, dünden kalan zeytinyağlıları mideye mi indirsem, artık nisan ayı geldi kombiyi mi kapatsam, pier lotiyi hiç görmedim oturup bi çay mı içsem, yarın bu zampara çalıştığım yere gelse üstümdeki önlük ve tişörtle yanına gidip beni hatırladın mı kurbağacık mı desem bilemedim..

2 Nisan 2010 Cuma

  fonda norah jones çalarken uyanıyorum..bembeyaz yatak örtüsü, ışıl ışıl bir gün. odadan çıkıp salona geçerken arkamdan bir ses: 'günaydın hayatım, sana kahvaltı hazırladım, kahve ister misin'...kıçımı kaşırken ki bu karşılama şaşırtıyor beni..'çok tuhaf, ilginç bir rüya gördüm demin..günde 16 saat çalışan bir garsonmuşum güya, işyerime yakın olsun diye leş bir eve 600 lira kira veriyormuşum, iki ay önceki maaşım da yatmamış, ama adamlar üçüncü dükkanlarını açıyormuş..çok saçma değil mi'...'evet hayatım çok saçma, şimdi soyunda küçük beyaz memelerini avuçlayayım'...'hayıırrrrrrrr,'.....

  fonda yan dairenin ergen oğlunun türkçe rock adındaki çilelerden çile beğen şarkısıyla uyanıyorum...güneş görmeyen odamı sabah saatlerinde bile aydınlatmak için ışığı açıyorum..buzdolabında yemek yapmama fırsat vermeyenler yüzünden çürümüş domatesleri çöpe atıyorum..yine siktiğimin rüyası..
  asla birarada sipariş veremeyenlerle başladığım bugün de dünyanın en kolay sorusunu sorup cevap alamıyorum: 'sipariş vermek ister misiniz?'...tükürükler saçarak konuşan kızıl saçlı, yeşil gözlü kızın eski sevgilisiyle buluşma hikayesi dinleniliyor masada..mevlana sabrıyla tekrar ettiğim düşük IQ lu soruya tek bir kişiden cevap geliyor..biraz yanlarıma, biraz göbeğime, en çokta götüme yarasın adlı bol kremalı çilek şuruplu çikolata soslu kahveyi götürüyorum...masadan ayrılırken bir diğeri sipariş veriyor...dudaklarımın kenarında espiri anlayışımı kaybetmediğimi gösteren ufak tebessümle ikinci kahveyi götürüyorum ve akabinde üçüncüsü sipariş veriyor...şaka mı bu?...mal mısınız?..aynı anda söyleyemiyor musunuz?..ayrıca neden peçete ve kürdanları hırsla atomlarına ayırıp unufak ediyorsunuz? eski sevgiliyi arkadaş ayağıyla götüren kızıl abla siz değilsiniz, rezil 31 ciler...çatttt(kahveyi masaya koyma sesi)...
  yemek molasına çıkarken karşı komşunun akşam saat 8 de uyuyan kızı görünümlü ablayla yanlışlıkla gözgöze geliyorum ve merak etmediğim, soru sormadığım halde, yenilmeyecek kadar kötü olan personel yemeğini daha da çekilemez kılıp iletişime geçmeye çabalıyor ve tamamen yanlış yerden başlıyor..'sende dövme varmı? ben de 5 tane var..bak biri kolumda (kalp içinden gül geçme motifi)..bu eski sevgilimin adı (ensesinde)..iki tane omuzlarımda var (melek ve kanatları)..bir de kalçamın üstünde (saçma sapan desenler)'...bundan bana ne be abla, ne alaka...ben neden durmadan pilav yiyorum diye sorgularken senin dövmelerinden bana nee...'hımm güzelmiş'....'sevgilin var mı senin?'.....çüşş artık. tampon muhabbetler eskiden burcun ne, nerelisin, nerden mezunsundu..şimdilerde sevgilin varmı mı oldu?..yoksa rüyamdaki memelerimi avuçlamak isteyen kişi bu mu?..ahh şu yemeklerin içine bonfileden artan yağları koymayın artık...'benim sevgilim var, kaç yaşındasın'......hayırrrrrrrr (kafa sesim).....

28 Mart 2010 Pazar

  Bir nefes daha aldıktan sonra farkettim: ben eskiden sadece babamdan nefret ederdim, limonata içer, pastane artıkları birleşimi ay çöreği yerdim, ..ama sonra tip almadıkları için ikram ettikleri kahveye tükürdüklerini gördüm, çaldıklarını gördüm, sonra nefretim arttı..nefretimden beslenir oldum...bu sigara bok bence, hiç kafa falan yapmıyo...chuck tan nefret ettim, sartre dan, 21 gramdan, morrisseyden, italyadan, sütlü kahveden, aşureden, yağmurdan, yıldız parkından, gümüşlükten, gitmekten, puslu kıtalar atlasından, odun sobasından, burgaz adasından, theodan, van gogh tan, en çokta ondan nefret ettim..sarı tarlalarından, yıldızlı gecesinden, patates yiyenlerden, kulağından, gebermesinden...amelie gibi mi zannettim acaba bunca şeyi, köşe başındaki sevimli cafe de çalışan o kız mı sandım kendimi..evine gidip kedisini besleyip, pasta yapan..götümü parmaklayıp duruyorum..zaten ben hep duruyorum. beni tanımadan, durmadan kurduğum cümleleri düzelten, beni düzelten, hayat dersi veren bok çuvallarıyla, sik kafalılarla çalışıp duruyorum..bütün koyları işgal ettiler, kaçabileceğim bir köy bile kalmadı, banka kredisiyle heryeri satın aldılar, coco chanel tuvalet kağıdı yapsa götlerine bile sürmeye kıyamazlar...içki mi içsem bi bok olmadı bana hala, eğlenmem, saçma sapan şeylere gülmem lazım değil miydi normalde, söylenip duruyorum..tabağımda gözü var tüm komilerin biliyorum. yemeğimi bitirmeyeyim de arkaya geçip yesinler diye..bir şişe macellan çalmanın karşılığı 'bana haksızlık ettiler, ben de hakkımı aldım'..öyle demişti her yerinde rengarenk dövme olan barmen ve ne kadar kadınla beraber olduğunu anlatmıştı sabaha kadar...derin bir fırt ve başım yavaş yavaş arkaya doğru meyillenir....tarihi geçmiş salatayı koymuşlardı, uyarınca çok konuşuyorum diye kovulmuştum..sanki devletsel, marksımtırak, politik bir durumdan bahsettim..muz arasına nutella sürüp şerbete bulayıp içinde boğulmak istiyorum şu anda...kremalı bisküvinin arasına ayva reçelini döküp çaya banıp yemek istiyorum..'bu işi yapabileceğinizi düşünüyor musunuz' dendiğinde 'bilmem deneriz, belki yaparım belki yapamam' dediğim için işe alınmadım..bahsettiği şey de sanki amerika ya fırlatılmak için rusya nın ürettiği atom bombasının şifresini kırmak..ki iki ülke de biliyor zaten şifrenin ne olduğunu...bu saatten sonra saçlarını taramayan rock yıldızı olamayacağımın farkındayım.. maksimum kareoke barda üç biradan sonra 'tanrı istemezse yaprak düşmezmiş' diye böğürürüm, cep telefonuyla fotoğraf çekerim, aptal bi blogta yazı yazarım...bir fırt daha almicam zaten bi sik olduğuda yok, kazıklanmışsınız...ama şimdi beni 7 kat baklava arasına sıkıştırıp öldürseniz sesimi çıkarmam...'neden bu aptal müziği dinliyorsunuz anlamıyorum, kısar mısınız şunun sesini' dediğinde sevgili zeki, televizyoncu abimiz, 'bu salak müziği ben seçmedim, ben burda çalışıyorum sadece' diye cevap vermem de bişey ifade etmemişti..çünkü ben düşünemeyen, giyinemeyen, yazamayan, bakamayan, farkedemeyen bir garsonum, tek derdim senin hesap üzerine bırakacağın bahşiş ve ay sonundaki maaşım..
  dolapta sadece tahin pekmez mi var?

23 Mart 2010 Salı

  güneşli bir sabah. kalın giysen sıcak basacak, ince giysen 'çüşş daha o kadar da değil' detirtecek bir hava..dürtülüyorum evin içine sızan ve gözümü buruşturan güneş tarafından. zorla dışarı çıkmalıyım sanki hissiyatıyla ucuz güneş gözlüklerimi takıp atıyorum kendimi sokağa. tadını çıkarmam iki saat; sonra işe gidiyorum..
  kişilerin üstüne kusma dürtüm zaman zaman karışık bitki çayına aşermemle erteleniyor..personel müdürü olan kızın bardaki çocuğu kitlemesiyle, papatya, ısırgan otu, rezene, oğul otu, adaçayı, kekik, yaban mersini, bal ve limon suyunu karıştırıp kafama dikmek istiyorum. bu dialog tanıdık, yaklaşık 6 yıldır aynı şeyleri söylüyor bu kız..'ay valla yeter istifa edicem, dayanamıyorum artık, herşeyi ben yapıorum bu dükkanda. bir yerle görüştüm aramızda kalsın ama (asla aranızda kalmaz) haber bekliyorum..kural 6: bir işyerinde durmadan ayrılacağını ve durmadan başka bir yerlerle görüştüğünü söyleyen insanlara inanmayın. çünkü onlar çoktan kazıklarını çakmışlardır oraya ve bu hikayeyi dinleyen 17.kişi olarak tarihe geçersiniz sadece..ilgilenmem gereken rezervasyon masası geliyor...yıldız parkının en kuytu köşelerinde - yiyişecek evleri olmadığından - uzaktan bakılınca tek bedenmiş gibi duran sevgililere benzeyen bu sarılma delisi çiftin olayı evliliklerinin 1. yıldönümü olması. bizden onlara içine nar taneleri atılmış şampanya ikram olarak gidiyor..çerçevesiz gözlük takmış, boğazına kadar gömleğinin düğmelerini kapamış, incecik bıyıkları olan adam teşekkür etmek yerine adeta kırılıyor..ayakkabısına verdiği paranın 15 lirasıyla keşke boya alsaydı da 6 aydır dipleri çıkan asıl siyah sonradan sarışın olan kadının saçlarının tepesine bakıp sipariş almasaydım..elinde tuttuğu tek gül artık konu bile değil ..siparişleri vermek üzere mutfağa giderken mutfak şefi kolumdan tutuyor..yaklaşık 168 boyunda ve 42 kilo  olan bu adam yurdun herhangi bir dumanlı dağından kucağında koca patatesli ekmeği yiyerek gelmiş ve bana 'şşşttt kız, şampanya mı ikram edion nieki?' diyor...'1.evlilik yıldönümleri'...'seneye ayrılırlar zaten, kehkehkehkeh'...kendi söyleyip kendisinin gülmesi ve her hareket etmesiyle buram buram üstüne sinmiş yılların sigara kokusu..'yok ikram mikram, zaten açığımız çok, hem para bok gibidir böylelerinde'..hayvanla insan arasında sıkışmış bu adamın sanki etinden et kopardım, canını aldım, çocuğunun rızkını çaldım..şimdi bu güzel havada üst komşum zeliş teyze ve emel ablayla balkonda oturup çay içmek vardı. emel ablanın yeni yaptırdığı memelerine bakar, dokunur, kocaları boşamakla ne iyi yaptım demesine detone kahkahalar patlatıp sonra da  fallaşırdık..
  'bakarmısınız bir fotoğrafımızı çekermisiniz? bugün bizim 1. evlilik yıldönümümüz de'...

16 Mart 2010 Salı

  Boğazımda koca bir balgam, göğsümde senfonik bir hırıltı, kafamın bedenimden ne kadar büyük olduğunu hissettiren baş ağrısı, dayak yemiş kamyon geçmiş gibi vücut ağrısı klişelerinin hepsi vardı bu sabah uyandığımda. mecburi uyanışlardan bir tanesi daha..telefonla zorla uyandırılmak..'bu akşam bir akadaşımın fotoğraf-kolaj çalışmasının sergi açılışı var, erken gelir misin?'..erken değil, hiç gelemem aslında..

  hastalık ne yazık ki iş hayatında en kolay söylenen yalan olduğu için, gerçekten gebersende inanmazlar. bu yüzden pamuklu atletimi giyip pantolonumu çorabımın içine sıkıştırıp yola koyuluyorum..gördüğüm manzara beni iyileştirmek yerine daha da öldürüyor. gerçekten de bi sergi var ve gerçekten de kolaj adında..ama buna sanat diyeni bir demlik çayla haşlarım...çöp poşeti vücuduna sarılmış önünene sarı siyah olay yeri bandı çekilmiş, arkasında dur işareti olan fotoğraf çalışmasının önünde duran iki kişi. kadın bir eliyle martini kadehini tutup diğer eliylede zeytini ağzına götürüp götürüp sevgili sanat eserini anlatıyor saçlarını morrissey gibi yandan ayırmış kemik gözlük takmış çocukcağıza: 'modern dünyada, teknoloji ilerledikçe ne kadar sıkışıp kaldığımızı, tüketimin birbirimize olan bağlarımızı yokettğini ve bilinmez geleceğe mahkum olduğumuz anlatan bu çalışma gerçekten çok başarılı'...ahhh biri beni vursun, aşağı atsın, etlerimi lime lime doğrayıp çorbaya katsın..deli misiniz ya..daha sigaranı kültablası yerine yerde söndüren bi primitif insanken bu göndermeleri hangi akıldan ya da götten uydurabiliyorsun..styling manager vintage reprediksiyon la ilgilenen (bu cümlelerin hepsi ona ait) si bemolden konuşan kürklü kızın sesi böğrümde çınlıyor .'hayatımmm harika, çok ama çok güzel, şok oldum gerçekten'..ahh yeter artık..bana bir pastil, bana apranax, bana asit, bana siyanür, çamaşır suyu, bişey verin içiyim..bir de daha fenası bu insanları eleştirip delicesine bunlar gibi olmak isteyen kitle var ki en tehlikelisi o ve onların kafa sesleri:..(çizmeyi nerden almış acaba, saça bak ne biçim, ay benim elbisemin aynısı mı o, martinin içindeki ne ki, herkeste modacı olmuş, şu editörlede bi tanışsam)
  evet tam şu anda bende bir sergi açmanın ya da abartıp yeni modern bir sanat akımı yaratmanın peşindeyim..adı da  'bok(art) izi kalsın'...van gogh sen kendini öldürmeseydin eğer, fransa ya gelip ben senin çükünü keserdim muhtemelen bunları gördükten sonra...

14 Mart 2010 Pazar

  mutfak şefi: bıldırcınları kemiklerinden ayırmak yerine içini mi doldursak acaba?  
  işletmeci hatun: 100 kişiye yemek veriyoruz. bunun başlangıcı, salatası, ana yemeği, tatlısı var. bu kadar insanın bıldırcınları kemiklerinden ayırmakla uğraşmasını istemiyorum..mutfakta birsürü adamsınız yarım saate halledersiniz.
  mutfak şefi: okeydir..salataya koymak için star fruit (yıldız meyvesi, gereksiz bilgi vol 2) daha gelmedi, ben marketi arayım..
  ve ben tuvalette çoraplarını değiştirip dişlerini fırçalayan kadınları görmemiş gibi yaparak konuşmaları dinliyorum..yine uzun cümleli küçük yemekleri servis etme gecesi. bu gece bana koymaz..saçmalık zaten boğazıma kadar gelmiş, ayrıca bunca şeyin sorumlusu kadınlar tuvaletindeki kocaman kate moss posteri..yine de hiçbir şey sabah sarfettiğim cümle kadar tıkamamıştı beni..'kahveniz hazır efendim'..tam olarak neye takıldığımı bulmaya çalışıyorum 100 kişi için gelen şampanya kadehlerini silerken..'efendim' demem mi bu kadar sinirimi bozdu? ben kimsenin kölesi değilim diye bir çıkış mı yapmalıyım sesli bir şekilde? halbuki egolarımı ekmek arasına koyup üstüne ketçap sıkıp yediğimi sanırdım eskiden..yoksa kabullenme kısmına mı geçtim bilinçsizce..genel köle ve sahip kavramını hiç bu kadar yakınımda, burnumun dibinde görmediğim için mi ağlamak geçiyor içimden? yoksa regl olacağım için hormonal bir tepki mi tüm bunlar? becerilmenin farkındalığını hindistan gurularına para versem öğretirlermiydi?
  işletmeci hatun: bu gece önemli misafirlerimiz var, üstünüze çeki düzen verin lütfen.
hangi üstüm be kadın. bu korkunç tişörtü bana zorla giydiren sensin. Her şey tuvaletteki kate moss un yüzünden.

9 Mart 2010 Salı

  bir cuma gecesi klasiği..mekanın kapısının önü silme insan dolu . içeriye alınmayanlar, içeriye alınmayı bekleyenler, neden içeri alınmadıklarını merak edenler, içeride duran arkadaşlarını arayanlar, çalışan arkadaşlarını arayanlar, içeride ne var acaba diye bakmaya gelenler, onlara peçete satanlar, üşüyen bayanlar, sinirli adamlar..ve yine bir cuma gecesi klasiği bankacı kızlar:

  haftaiçi; çizgili pantolon ya da dizlerinin 4 parmak üzerinde dar bir etek giyerler, ucuz pantolonları üzerlerine yapışır ve içlerinde kompedan dan 2 liraya aldıkları 'dikişsiz, iz göstermeyen' donlardan vardır. o donu giydiklerini cümle alem bilir çünkü tabak gibi izi ortadadır aslında. ikinci sınıf hafif topuklu ayakkabılar, toplu saçlar ve yemek kartı çok gitmesin diye salata yada çorbaya talimler. ama günlerden cuma ise dolabın en güzel yerinde kutusunda duran yüksek topuklu ayakkabı giyilir. artık diz üstünden 4 parmak değil 2 karış yükseklikte etek vardır. g string ya da kıç arasına giren donlara ne ad verilirse onlar vardır iç çamaşırı olarak. sosyalleşmek saçma sapan yerlerde yemek yemek ve beyaz gömleklerinin ilk 3 düğmesini açmaktan ibarettir. vezne arkasında olmanın asosyalliğini içime biri girsinde kim olursa olsun diye ucuz köşe yazarları hissiyatıyla giderirler. taki pazar annelerinin hazırladığı kahvaltıyla karşılaşıncaya kadar. pazar öğlenleri korkunç gri eşofmanlarıyla tıpkı diğer pazar günlerinde olduğu gibi pişmanlıktan şişen gözlerinin altına salatalık koyarlar, internetten buldukları ev yapımı maskeyi yapıp duş aldılarmı haftaya başlamaya hazırlardır. yeniden vezne arkasına geçip faturaları ödeme koçanlarını imzalatır, gerzek kredi kartı sorularını cevaplarlar ve kendi odaları olan müşteri temsilcisi kadından ölesiye nefret ederler, esnaf lokantasında yemek yerler, ince çoraplarından giren soğuk havaya aldırmaksızın dışarda çay içerler ve sabırsızlıkla cuma yı beklerler, tıpkı call center cılar gibi menüdeki en başarısız yemeği seçip en başarısız siparişi verirler ve nitekimde beğenmezler, boynunu çılgınca kaşındırsa da kıyafetlerinin asla etiketlerini kesmezler, yemekten 3 saat sonra barın üstüne çıkar içindeki küçük fahişeyi ortaya koyarlar..
  iktisat bölümünün kontenjanın 3000 kişi olması tek sorumlu ben değilim, uzaktan bakıp ahkam kesmek benim görevim. çünkü ben bu gece ayın oğlak burcuyla buluşmasının plüton üzerindeki etkisiyim. ne demekse...

3 Mart 2010 Çarşamba

  Kıllarımın uzunluğuyla en son ne zaman seviştiğimi bulabileceğimi sanırdım eskiden. ağaç kovuğundan yaş belirleme gibi coğrafyasal bir doğruydu bir zamanlar benim için. yalnız kalma içgüdüsü yaşla beraber baskınlaşıyor, kalp ritminin hızlı attığı anlarda 'kriz geçiriyorum galiba' gibi gerzekçe paranoyalar koca ve yağlı kıçımızdan çıkıyor. Sonradan uydurma hastalıklarla mücadele ettiğimiz bu yaşlarda artık birinci tekilden uzaklaşıp biz demeye başlıyorum..yanıma yandaşlar arıyorum ve tüylü bacaklarıma ragmen televizyonu, radyoyu yada ışığı açık bırakıp uyuyanlar sınıfına girmeden telefon rehberime göz atarken buluyorum kendimi. utan küçük sefil..nefreti boğazına kadar batarken nefes almaya çalışan tek sen değilsin, kalk giyin ve siktiğimin işine gidip, koca memeli ablalara dünyanın en yağlı ineğinin en yağlı sütünden en selülitli kahvesini yapta ver; meyve suyunu taze sıktım deyip yarısını konsantre doldur..
  parlak taytlı, yüksek topuklu, sırt dekolteli ablalar, pipisinden daha büyük puro taşıyan abilerle dolup taşan insan yığınlarının arasından geç, annene bile gülümsemediğin kadar gülümse, boktan espirilerine karşılık ver, haklı olduklarını söyle binlerce kere, çünkü evden çıkarken, giyinirken, traş olurken, osururken, 31 çekerken, akşam ödeyecekleri hesabı düşünüp, kendi kendilerini gaza getirip , daha görmedikleri mekana bilenip, garsona bilenip, otoparkçıya bilenip yola koyulacaklar. hesaba burun kıvıracak, sanki menüde fiyat yazmıyormuşçasına sonrasında ne kadar pahalı olduğunu söyleyecek, mojito yu küba da böyle yapmıyorlar deme fırsatı bulacaklar..becer beni dostum gerçekten. bunun için burdayım ben, kaldır başını bak kocaman ayna, kocaman avize, kocaman vazo, kocaman masa, kocaman bir bar var..nedense her şeyin en büyüğünü satın alan bir mekanda yapabileceğin en iyi şey : becer bizi
  ördek yumurtasının beyazı fazla olduğu için onla yapılan tatlılar daha lezzetlidir, karidesi kızartırken biraz salça koyarsan parlak olur, zehirin şifası süt ile incirdir..gereksiz bilgiler volume 1..

28 Şubat 2010 Pazar

  Yataktan kalkıp orta okuldan beri atmaya kıyamadığım üzerinde 'A,B,C 1,2,3 ' yazan bornozumla ortalıkta dolaşırken karşı dairedeki 38 yaşlarındaki kadını kesiyorum perde arkasından..muhtemelen dün gece tanıştığı herhangi boktan bir adamdan, herhangi boktan bir çocuk yapmak için yumurtalarına giden döllerin yolunu hızlandırmak amaçlı ayaklarını havaya dikmiş öylece bekliyor. sokağa salınmaya hazırlanan yeni bir canavar gelsin diye 'annelik dürtülerim' adı altındaki buhranlara yenik düşüyor..

  kahvaltıda içine çilek atılmış şampanya içip detone kahkahalar atan hastalıklı mutlu bir grup...avrupa artık tam olarak 170 metrekarelik bu dükkanda, her metrekare hırslarıyla doğru orantılı. yeni yapılandırılan menünün tadım günü..götten sıkma tarifler, ordan burdan arak yemekler, kendi bulmuşçasına sunulan içkiler ve çılgın arkadaşların çılgın beyin fırtınası, yüksek gazlamalar, 'patlar, çatlar, olay olur bu' gibi atmosfere yayılan boş dialoglar..ve kulağıma çarpan ilginç sözler :
'bu işi seveceksin, bu iş sevmeden olmaz, yapılmaz'...ağzıma bir sürü kurabiye sıkıştırıp suratına koca bir kahkaha atmak istedim gerçekten..üç aydır yatmayan sigortalar, 30 liraya salata satıp asgari ücretlendirmeye geçmeliyiz denilen yapılandırmalar. artık herkes en az 10 saat çalışacak gibi insanlık dışı yaklaşımlar yapan bi mekanda, bu işi severek yapmaktan, sevmekten bahseden bu soysuz kişi de kim acaba? sadece barın köşesinde oturup bilgisayar başında saatler geçiren, kahve üstüne kahve içen işletmeci, mutfak şefi, yeri geldimi dükkanın sahibi gibi tüm sıfatları bünyesinde barındıran kızımızdan başkası olmadığını farketmem daha da rahatlatıyor sanırım beni. lanetlenmiş, hiçbir özelleği olmayan, son kullanma tarihinin dolmasını bekleyen bu nesilden sadece bir tanesinin bunu söylemesi boşluğa bir çizik daha niteliğinde..
  toplasam bunların hepsini, bir kazana atsam, kaynatsam, sonrada sabun yapsam kıçımdaki sivilceye iyi gelir mi acaba diyorum..

25 Şubat 2010 Perşembe

  Kafamın içinde bir şarkı dolanıp duruyor ama ne olduğunu bulamıyorum..şef garson kulağıma eğilip 'elimizde fazla rezeneli kalkan var bugün satmaya bakın yoksa yarın personel yemeği olarak yersiniz'..

  akşam hengamesi başlıyor: boş tabaklar, şarap kadehleri, bardak makinasının sesi, çıldıran mutfak, yanlış siparişler, hırslı garsonun tek bir masada domuz gibi terleyerek sipariş alması, az yerine çok pişen bonfile, barmen den bana kahve fincanın da viski ikramı, rezervasyon krizi, ıspanak yatağında somon ızgara, altın renkli fırında tavuk, fıstık ve cevizle içi doldurulmuş kalamar, fesleğenle marine edilmiş ahtapot salata,benim ufak ufak demlenmem ve hop 15 kişilik sürpriz doğum günü masası..benim ödülüm bu gece bu.15 kişinin 13 ü de kız.nasıl oluyorda doğum günü partilerinin büyük bir kısmı sürpriz oluyor anlamıyorum.35 yıldır o gün senin doğum günün, arkadaşların seni bir yerlere çağırır, ellerinde hediye poşetleri ve pasta gelince salakça şaşırmalar duygusal hezeyanlar..kafamda dolanan şarkı neydi deliricem şimdi..
  giydikleri kıyafetlerden ve konuşmalardan standartları yüksek! bir grup olduğunu anlıyorum. sömestr tatilinde fransa'ya kayağa gitmekten, italya'da ki sahne sanatları okulunu bir yıl uzatmaktan, kapıda bekleyen şoförden, erkek arkadaşına aldığı 2650 euro luk saatten ingilizce ve fransızca arasına kısacıkta olsa serpiştirilen türkçe cümlelerden buluyorum..her 'karar verdiniz mi, siparişinizi almamı istermisiniz, şarap kimin acaba' sorularıma sanki görünmezmişim gibi davranılması ve durmadan omzuma çarpmaları komiğime gidiyor, aksanlı konuşan bu genç grubun ana yemekleri çıkıyor, aksanlı konuşmaları için hiçbir sebep yokken üstelik ama nedense 'tabaklarımızı change edebilir misiniz' demekten alıkoyamıyorlar kendilerini, iyi günümdeyim...masadaki boşları alırken doğum günü sahibinin kim olduğunu bilmediğimi hatırlıyorum ve gözüme en az makyaj yapmış en az parıldayan kıyafet giymiş kızı kestiriyorum ve kahve siparişlerini almaya başlarken kızın yanına sokulup 'pastayı ne zaman getirmemi istersiniz? ' diye soruyorum sessizce doğumgünü sahibi sanmadığım kıza..' pasta mı almışlar bana? ' diye önce fısıldıyor sonra da herkesin duyacağı şekilde bağırarak söylüyor..büyük ve ağır bir sessizlik çöküyor, tahminen 5-10 saniye kadar ama bana çok uzun geliyor..tınaklarıyla suratıma derin darbeler yapmak isteyen, panda gibi gözaltlarını bembeyaz boyayan bu kız yoğunluğu fazla grup karşısında şansım tükeniyor..
  ve sonunda tüm geceyi berbat eden beynimi yiyen şarkıyı buluyorum ikram likörler eşliğinde mırıldanıyorum 'some girls are bigger than other'..