4 Şubat 2010 Perşembe


   Hava buz gibi, çoraplarımla uyumuşum, numara yapmaya gerek yok, kışın çoraplarımla uyuyorum.. ve sabahın körü.. ya ekmek içi yemekten ya da soğuk havalarda sabahın köründe okula gitmekten geç algılıyoruz bir sürü şeyi, sabah 6.30 ve ben neden işe gidiyorum ? Bu ‘neden’ leri birçok yabancı dilde bağırarak söylemek istiyorum..
    Mutsuzluktan geberen, asıl kendilerine benim ne işim var burada diye sormadan karşılaştığım kahvaltıcılar grubu.. ph ları düşük, erken gelmelerinin cezası olarak çayın demlenmesini bekliyorlar..ne zaman kalktın be adam, ne zaman giyindin, gazeteni koltuğunun altına sıkıştırdın ve nasıl oluyor da dükkanın kapısını beraber açıp benden çay isteyebiliyorsun…empati, empati, empaatii..
kahvaltı çok hassas bir konu hemen doyurmak gerek, ağzına ağzına simitleri sıkıştırmak, çayı yarıdayken üstünü tamamlamak, kelebeğin orta sayfasını açıp önüne koymak lazım.. yapıyorum da ama olmuyor, takriben 30 saniye önce verdiği siparişin nerede kaldığını soruyor, anasına soruyor muydu acaba? yoksa ensesine yediği şaplağın ardından ‘kalk kendi çayını kendin koy’un acısını benden mi çıkartıyor? Boru değil, kireçle eşdeğerdeki beyaz peynire ‘kışın domates yenmez mal’ dedirtecek yeşillikteki domatese, gemlik çakması dia zeytine 30 lira bende versem,çayla garsonu haşlardım…’menemeni bol bir menemen istiyorum’..????...pardon (bu benim kafa sesim)..menemeni bol  derken?....’siz menemeni fazla koyuyorsunuz di mi?’…takılmış bir şeylere, bir sorun var; domatesten mi, biberden mi yoksa yumurtadan mı bahsediyor acaba?..beni en çok korkutan buların hiçbirinden bahsetmiyor olma olasılığı…’evet’ diyorum..’menemeni fazla’…
   Empati adı altındaki sonradan uydurulma kelimeleri saygıyla yutuyorum, benim ph ım ne olacak diye soruyorum ve kendimi asidi kaçmış çamlıca gazozu gibi hissetmekten alıkoyamıyorum..

Hiç yorum yok: