28 Şubat 2010 Pazar

  Yataktan kalkıp orta okuldan beri atmaya kıyamadığım üzerinde 'A,B,C 1,2,3 ' yazan bornozumla ortalıkta dolaşırken karşı dairedeki 38 yaşlarındaki kadını kesiyorum perde arkasından..muhtemelen dün gece tanıştığı herhangi boktan bir adamdan, herhangi boktan bir çocuk yapmak için yumurtalarına giden döllerin yolunu hızlandırmak amaçlı ayaklarını havaya dikmiş öylece bekliyor. sokağa salınmaya hazırlanan yeni bir canavar gelsin diye 'annelik dürtülerim' adı altındaki buhranlara yenik düşüyor..

  kahvaltıda içine çilek atılmış şampanya içip detone kahkahalar atan hastalıklı mutlu bir grup...avrupa artık tam olarak 170 metrekarelik bu dükkanda, her metrekare hırslarıyla doğru orantılı. yeni yapılandırılan menünün tadım günü..götten sıkma tarifler, ordan burdan arak yemekler, kendi bulmuşçasına sunulan içkiler ve çılgın arkadaşların çılgın beyin fırtınası, yüksek gazlamalar, 'patlar, çatlar, olay olur bu' gibi atmosfere yayılan boş dialoglar..ve kulağıma çarpan ilginç sözler :
'bu işi seveceksin, bu iş sevmeden olmaz, yapılmaz'...ağzıma bir sürü kurabiye sıkıştırıp suratına koca bir kahkaha atmak istedim gerçekten..üç aydır yatmayan sigortalar, 30 liraya salata satıp asgari ücretlendirmeye geçmeliyiz denilen yapılandırmalar. artık herkes en az 10 saat çalışacak gibi insanlık dışı yaklaşımlar yapan bi mekanda, bu işi severek yapmaktan, sevmekten bahseden bu soysuz kişi de kim acaba? sadece barın köşesinde oturup bilgisayar başında saatler geçiren, kahve üstüne kahve içen işletmeci, mutfak şefi, yeri geldimi dükkanın sahibi gibi tüm sıfatları bünyesinde barındıran kızımızdan başkası olmadığını farketmem daha da rahatlatıyor sanırım beni. lanetlenmiş, hiçbir özelleği olmayan, son kullanma tarihinin dolmasını bekleyen bu nesilden sadece bir tanesinin bunu söylemesi boşluğa bir çizik daha niteliğinde..
  toplasam bunların hepsini, bir kazana atsam, kaynatsam, sonrada sabun yapsam kıçımdaki sivilceye iyi gelir mi acaba diyorum..

25 Şubat 2010 Perşembe

  Kafamın içinde bir şarkı dolanıp duruyor ama ne olduğunu bulamıyorum..şef garson kulağıma eğilip 'elimizde fazla rezeneli kalkan var bugün satmaya bakın yoksa yarın personel yemeği olarak yersiniz'..

  akşam hengamesi başlıyor: boş tabaklar, şarap kadehleri, bardak makinasının sesi, çıldıran mutfak, yanlış siparişler, hırslı garsonun tek bir masada domuz gibi terleyerek sipariş alması, az yerine çok pişen bonfile, barmen den bana kahve fincanın da viski ikramı, rezervasyon krizi, ıspanak yatağında somon ızgara, altın renkli fırında tavuk, fıstık ve cevizle içi doldurulmuş kalamar, fesleğenle marine edilmiş ahtapot salata,benim ufak ufak demlenmem ve hop 15 kişilik sürpriz doğum günü masası..benim ödülüm bu gece bu.15 kişinin 13 ü de kız.nasıl oluyorda doğum günü partilerinin büyük bir kısmı sürpriz oluyor anlamıyorum.35 yıldır o gün senin doğum günün, arkadaşların seni bir yerlere çağırır, ellerinde hediye poşetleri ve pasta gelince salakça şaşırmalar duygusal hezeyanlar..kafamda dolanan şarkı neydi deliricem şimdi..
  giydikleri kıyafetlerden ve konuşmalardan standartları yüksek! bir grup olduğunu anlıyorum. sömestr tatilinde fransa'ya kayağa gitmekten, italya'da ki sahne sanatları okulunu bir yıl uzatmaktan, kapıda bekleyen şoförden, erkek arkadaşına aldığı 2650 euro luk saatten ingilizce ve fransızca arasına kısacıkta olsa serpiştirilen türkçe cümlelerden buluyorum..her 'karar verdiniz mi, siparişinizi almamı istermisiniz, şarap kimin acaba' sorularıma sanki görünmezmişim gibi davranılması ve durmadan omzuma çarpmaları komiğime gidiyor, aksanlı konuşan bu genç grubun ana yemekleri çıkıyor, aksanlı konuşmaları için hiçbir sebep yokken üstelik ama nedense 'tabaklarımızı change edebilir misiniz' demekten alıkoyamıyorlar kendilerini, iyi günümdeyim...masadaki boşları alırken doğum günü sahibinin kim olduğunu bilmediğimi hatırlıyorum ve gözüme en az makyaj yapmış en az parıldayan kıyafet giymiş kızı kestiriyorum ve kahve siparişlerini almaya başlarken kızın yanına sokulup 'pastayı ne zaman getirmemi istersiniz? ' diye soruyorum sessizce doğumgünü sahibi sanmadığım kıza..' pasta mı almışlar bana? ' diye önce fısıldıyor sonra da herkesin duyacağı şekilde bağırarak söylüyor..büyük ve ağır bir sessizlik çöküyor, tahminen 5-10 saniye kadar ama bana çok uzun geliyor..tınaklarıyla suratıma derin darbeler yapmak isteyen, panda gibi gözaltlarını bembeyaz boyayan bu kız yoğunluğu fazla grup karşısında şansım tükeniyor..
  ve sonunda tüm geceyi berbat eden beynimi yiyen şarkıyı buluyorum ikram likörler eşliğinde mırıldanıyorum 'some girls are bigger than other'..

18 Şubat 2010 Perşembe

3000 euro ya alınmış dünyanın en çirkin varak aynasına bakarken karşılaştığım aksime yönelttiğim soruyla irkildim. ‘kendini 10 yıl sonra nerede görüyorsun garson parçası?’..
Takıntılı bir dulum (aynı renk etek ve aynı renk ceketle dolaşıyorum, saçlarımı sıkı sıkı topluyorum,evden çıkarken 3 kere geri dönüyorum fişleri çekiyorum çantamı tekrar tekrar kontrol ediyorum,kapıyı 5 kere kilitliyorum.mutfakta yemek yaparken mutlaka tv yi açık bırakıyorum,ışıkta uyuyorum,donlarımı 90 derece de yıkayıp ütülüyorum)…aynı iş yerinde 10 yıldır çalışanım (10 yıl sora aynı varak aynada aksimle karşılaşıyorum, ne zaman kovulurum acaba endişesi kaşlarım arasında iki çiziğe sebep olmuş,işyerinin verdiği yemek parasını harcamıyorum,4 vasıtalık yolu yarım saat yürüyerek iki vasıtaya düşürüyorum,hep koltukta uyuyakalıyorum,iki ayda bir depresyona giriyorum çünkü iki ayda bir sevişebiliyorum)….annesinin yanına dönen kişiyim (yatakla aramdaki bağı bozan annemin sesiyle uyanıyorum her sabah, kahvaltı sonrası üçüncü çayımı alıp balkona çıkıyorum,yakası yıkanmaktan esnemiş tişörtüm ve iki numara büyük terliğimle saatlerce balkonda oturuyorum,öğlen gelen komşulara şimdiye kadar neler yaptığımı bundan sonra neler yapmak istediğimi anlatıyorum sınırlı cümlelerle, başgöz etme durumlarına ses çıkarmıyorum, pastanede limonata içiyorum, lisedeki arkadaşlarımın çocuklarını seviyorum, memurluk sınavlarına girsene diyen annemin sesi eşliğinde uyuyorum)…başarısız işletmeciyim (büyük hayallerle ortaklaşa açtığım küçük cafe deyim,hergün yeni, boş planlar ve projelerle geliyorum,gündüzden içmeye başlıyorum,bana davranıldığı gibi çalışanlarıma kötü davranıyorum,daima alışveriş yapıyorum,çok mutlu ve net görünüyorum,seviştiğimin ertesi sabahı giden her adam için ağlıyorum ama telefonlarını açmıyorum,söyleyecek sözüm olsun diye tüm ödüllü filmleri izliyorum,yılda bir oturma grubumu değiştiriyorum)…
Aynadaki aksime bakarken düşündüğüm tüm hayallerin karşısında dikkatimi dağıtan şey alnımdaki sivilce ve bir ses ‘bakar mısınız brownie çok kalorili midir sizce’..

14 Şubat 2010 Pazar

Kalakaldım…mutfakta bekleyen bulaşıklar, çamaşır sepetindeki kirliler, salondaki masada dünden kalma rakı sofrasının mezeleri,‘ben yarın toplarımm yaaa’..kafamda çalan müzeyyen senar şarkısı eşliğinde kalakaldım..hiçbirini yapmak istemiyorum bu çok açık ve net. zaten günde 10 saat çalışıp masaları topluyorum, evimde de bunu yapmak istemiyorum..o masa akşamda toplanır..
Bir grup genç, biracılar ‘içki ne kadar’ sorusunun ardından bira söylemek, bir üniversitenin mezunları, toplaşmış. hasetten, tarzdan, kıskançlıktan kırılıyor ortalık..konuşmalara şahit olmamak için gösterdiğim çaba yersiz.
İçkilerini verdiğim güzel kızımız kendinden daha şişman olan diğer kızımız üstünde fiziksel bir güç kullanır..’görmeyeli baya değişmişsin (hayvan gibi şişmanlamışsın) bu arada çantan çok güzel, nerden aldın (bu çantayı nerden buldun kaltak..)…hafif şişman olan kızımız ‘ya arkadaşım yurtdışından getirdi bana (pasajlarda bulabilirsin 10 lira )..sende ama yani çok zayıflamışsın dikkat et kendine ( eminim 32 bedensindir, zaten herkesle de yatıp kalkıyorsun ) alakasızca kurulan yakınlık cümlelerinin alt metinleri daha alakasız ve hastalıklı..başka bir gruba doğru yönleniyorum,.kural 5: içki içmenin pahalı olduğu bir mekanda sürekli ‘iç iç iç ‘ diye ısrar eden az gelişmiş arkadaşlarınızdan kurtulmanın en etkili yolu: ‘antibiyotik alıyorum’..ki nitekim dar mavi pantolonlu çocukta öyle yapar ve dövmeli, yakışıklı çocuğa sorar ‘neler yapıyorsun, iş felan buldun mu?’..yakışıklı çocuk: ‘bi yerde barmenlik yapıyorum ama bu benim işim değil geçici yani (yaklaşık 3 yıldır barda çalışıyorum. iyi para kazanıyorum aslında başka iş baktığımda yok) sen neler yapıyorsun? yurtdışına gittiğini duydum’..mavi pantolonlu çocuk: ’aa evet, master yaptım Hollanda da. sonra new york a geçtim, iş teklifi gelince döndüm (annem benim gay olduğumu öğrenince yurtdışına sürdü, para yollamayı kesince de döndüm, babamın matbaasında çalışıyorum. ayrıca gittiğim yer Hollanda değil Azerbaycan )..sadece sikiş peşinde olan, birbirlerinden ölesiye nefret eden, bu partinin haberini aldıkları günden beri ne giyeceklerini düşünen, bir tarzları, müthiş yetenekleri, yaratıcı fikirleri olduğunu düşünen bir avuç genç, iki bira sonunda sürtünerek dans eden ve sesini duyurmak için kulak içini yalamak suretiyle konuşan bir avuç genç; internetten takip ettikleri kadar modanın kurbanı olan, aynı örnek saç, aynı tişört, aynı pantolonla dolaşan bir avuç genç.
Üzülecek değilim boşa geçirilmiş hayatlar için, eve gitmek sadece niyetim belki rakı masasında kaldığım yerden devam ederim ben ve müzeyyen senar..

5 Şubat 2010 Cuma

   Gözümü açtım, flu olan bütün nesneler netleşmeye başladı, başucumda üstü simsiyah olan pamuk parçası (makyajımı silmişim…vayy makyaj yapmışım), ilerde sarı mutfak bezi, altıdan dün yediğim yemeklerin mikserden geçilmiş kıvamı (kusmuşum)..kafam hala taşak gibi..
  Bir Cuma günü, hafta sonu başlangıcı ve anlamsız toplantı günü, her hafta hiçbir sonuca varılmayan, hiçbir anlamı olmayan bolca çay ve sigaranın tüketildiği toplantı günü..hangi işyeri toplantılarını dükkanın deposunda yapar ki, garsonsanız bu durumun yabancısı değilsinizdir. bir yığın içki kolisi, patates ve soğan çuvalı  arasında şikayetler dinlenir, talepler sıralanır..ve içeriye yüksek topuklu, dar pantolonlu, en pahalı, en ipek, en seksi beyaz gömleğiyle çok sevgili patronumuz gelir. gereksiz trafik açıklamalarını sıraladıktan sonra, dükkanın korkunç tasarım önlüğünü üstüne takar ve bize göz ucuyla aidiyet hissi nasıl olur onu  gösterir..ve başlar yeni projesini anlatmaya..’geçen hafta ispanya daydım ve aklıma bir fikir geldi barın üstüne sadece hafta sonları tapaslar koyalım, içkiyle beraber insanlar atıştırsın, ne dersiniz çocuklar ?...(sahiplenmenin kelimeye dökülmüş halidir ‘çocuklar’ )..ne kadar ilginç, enteresan ve denenmemiş bir fikir böyle, şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiş bu parlak, ışıl ışıl projeyi hemen uygulamak gerekir…tam bu noktada babamı hatırlıyorum, komünistlik, solculuk ayağına gençliğini heba etmeseydi, bugün bende İtalya dönüşü ‘aklıma bir fikir geldi, menüye pizza koyalım’ gibi şahane(!) fikirler ortaya atabilirdim. paranın, sömürünün ve plastik bardakta kahve içmenin  ..mına koyabilirdim değil mi sevgili babacım..şimdi ne sol kaldı ne de diğerleri senin kesmeye kıyamadığın pos bıyıkların ve ısrarla içtiğin samsun sigarandan başka. yemekte cola içtiğini hiç karıştırmıyorum..
   Şöyle uyusam soğanların arasında ve biri bu kadını sustursa nasıl olur…

4 Şubat 2010 Perşembe


   Hava buz gibi, çoraplarımla uyumuşum, numara yapmaya gerek yok, kışın çoraplarımla uyuyorum.. ve sabahın körü.. ya ekmek içi yemekten ya da soğuk havalarda sabahın köründe okula gitmekten geç algılıyoruz bir sürü şeyi, sabah 6.30 ve ben neden işe gidiyorum ? Bu ‘neden’ leri birçok yabancı dilde bağırarak söylemek istiyorum..
    Mutsuzluktan geberen, asıl kendilerine benim ne işim var burada diye sormadan karşılaştığım kahvaltıcılar grubu.. ph ları düşük, erken gelmelerinin cezası olarak çayın demlenmesini bekliyorlar..ne zaman kalktın be adam, ne zaman giyindin, gazeteni koltuğunun altına sıkıştırdın ve nasıl oluyor da dükkanın kapısını beraber açıp benden çay isteyebiliyorsun…empati, empati, empaatii..
kahvaltı çok hassas bir konu hemen doyurmak gerek, ağzına ağzına simitleri sıkıştırmak, çayı yarıdayken üstünü tamamlamak, kelebeğin orta sayfasını açıp önüne koymak lazım.. yapıyorum da ama olmuyor, takriben 30 saniye önce verdiği siparişin nerede kaldığını soruyor, anasına soruyor muydu acaba? yoksa ensesine yediği şaplağın ardından ‘kalk kendi çayını kendin koy’un acısını benden mi çıkartıyor? Boru değil, kireçle eşdeğerdeki beyaz peynire ‘kışın domates yenmez mal’ dedirtecek yeşillikteki domatese, gemlik çakması dia zeytine 30 lira bende versem,çayla garsonu haşlardım…’menemeni bol bir menemen istiyorum’..????...pardon (bu benim kafa sesim)..menemeni bol  derken?....’siz menemeni fazla koyuyorsunuz di mi?’…takılmış bir şeylere, bir sorun var; domatesten mi, biberden mi yoksa yumurtadan mı bahsediyor acaba?..beni en çok korkutan buların hiçbirinden bahsetmiyor olma olasılığı…’evet’ diyorum..’menemeni fazla’…
   Empati adı altındaki sonradan uydurulma kelimeleri saygıyla yutuyorum, benim ph ım ne olacak diye soruyorum ve kendimi asidi kaçmış çamlıca gazozu gibi hissetmekten alıkoyamıyorum..

3 Şubat 2010 Çarşamba


 Sondan geriye doğru saymaya başladım ..1287,1286,1285…


  Saat gecenin 1’i..içerisi bir yığın moron dolu,moron olduklarını anlamak için üstün zekaya sahip olmaya gerek yok..her hafta sonu the cure ‘lovesongs’ yada  beautiful girl  çalan dj ye çığlıklarla eşlik eden bir yığın moron..insanın ‘dostum yıl 87-95 arasıydı,biliyorum,her gece mastürbasyon yapıp,sivilcelerinin bu yüzden çıktığını sanıp pişman oluyordun ve bir türlü o kıza açılamadın,siyah tişörtlerden giydin,iki biraya sarhoş oldun,ama şimdi o evli çocukları var ve hayatımıza  bir sürü yeni gruplar ve şarkıcılar katıldı’ diyesi geliyor…1105,1104,1103…
  Kalabalığı yararak yeni gelenlere ne içmek istediklerini soruyorum..
Kural 4: bir gece clubune gideceksen,gözünün önünde doldurulmayan belveder yada grey goose benzeri pahalı içkileri asla içmemelisin..bi kere damarlarında ya rus kanı olması lazım yada taşaklı bir votka içicisi olmalısın,ki barmen in sana verdiği binboa votkasıyla belveder i birbirinden ayırt edebilesin..zaten tam bu noktada bar da çalışanların hep dükkanın gizli ortakları olduğu düşünmüşümdür..arkada parıltılı ışıklar arasında duran orijinal şişeler dururken neden her zaman en yerlisi en adisini verirler ki..524,523,522…
  İçimdeki binlerce Tyler Durden bile gecenin bu saatinde uyuyakaldı,çünkü fonda Mustafa sandal çalıyor ‘aya benzer yüreğin’…insanın,insan olanın inanası gelmez ama bütün ağızlar eşlik ediyor,50,49,48…

2 Şubat 2010 Salı


  Sokaktayım..klasik bir izin günü.tek gün,bugüne her şeyi ya sığdırmalıyım yada mal gibi evde oturmalıyım..sokaktayım..
  Herhangi bir mekan.kahvaltı yapıyorum ama gözümü garsondan,servisinden,kendi aralarındaki konuşmalarından alamıyorum,iş deformasyonu yüzünden sarıları karışmasın dediğim yumurtayı,omlet olarak görsem de  geri yollayamıyorum,çocuğun mutfakla servis arasındaki o çile yoldan geçmesini istemiyorum.kimse istemez, çünkü mutfaktakiler bir nevi plaza çalışanları gibi oksijen yetersizliğinden mala bağlama hastalığına yakalandıkları için,akıllarında kapasiteden dolayı sadece üç tane kelime barındırdıklarından  (am,göt,sik),bir yumurta yüzünden bunu yapamayacağım asgari ücrete talim olmuş bahşiş hakkında hiçbir fikri olmayan bu çocuğa..
  Ve başka iş deformasyonu daha yaşıyorum..başka garson arkadaşlarla buluşuyorum,sohbet hep aynı noktaya gelip duruyor,başımızdan geçen,başımıza gelen olayları birbirimize anlatıyoruz…neden?..çok saçma..
  Herkes hikayeler anlatırken bende patlatıyorum bir tane, her zaman soğuk rüzgarlar etkisi yaratan hikayemi:
  Kural 3: zenginsin yada ünlüsün yada ikisi de var..nerede olursan ol hesabına mutlaka bak,incele öyle öde,asla içmediğin içkiler yazılabilir yada bir tane içtiğini sandığın içkinin yanına altı tane çarpıyı görebilirsin..yada hesabının arkasında egolarını parmaklayan sana kısa süreli mastürbasyon yaptıran şu yazıyı görebilirsin..hesap 800 lira,üstüne çizgi, indirim= 600 lira..ilk bakışta güzel,klas bir indirim gibi görünür,nasılsa her hafta sonu buraya gelip içip,sıçıp,çekip gidiyorsun.bu kadar indirimi artık hak ediyorsun,..yanılırsın küçük prens, aslında hesabın sadece 400 liradır,ama sana koymaz diye düşünen,patronu ve her gece ona domalan işletmeci  olduğu müdettçe ben asgari maaşa sende sikilmeye talim olursun..kimsenin sevmediği salt gerçeklik barındıran bu hikayeyi anlattıktan her 10 saniyenin sonunda ya içkiler tazelenir yada başka bir mekana geçilir..
   Yalnızlığımın ve nefretimin üstüne bir çentik daha atıyorum bugece..