20 Aralık 2011 Salı

  şuan itibariyle şeytanla işbirliği yaptım bayanlar ve baylar, dramatik sahneler tahayyül etsem de becerebilecek gibi görünmüyorum, çünkü ‘sevgili tanrım’ diye başladığım her cümlenin arkasındaki sitcom gülüşmelerini artık duyuyorum..

  özgüvensizlik teriminin üzerine kusup, kendime dönüp olayları içselleştirmem gerektiğini söyleyen arkadaşlarımı çöpe attıktan sonra düşünmeye başladım, yürümeye başladım, bir sigara sardım, bir yudum içtim, bi kaç satır okudum..ne cömertim bu sabah, ne de cimri..sahiciliğimi yitirdiğimden beri kendi omzumu kendim öper oldum…üç yüz altmış beş gün altı saatlik zaman mevhumunun balatlarını duyuyorum bütün beşiktaş ta.. fonda yükselen beatler bazen en güzel anımın habercisi bazen de ölsem sesimi çıkarmam gibi nice acılarımın notalara dönüşmüş hali…şimdi ben bu ruhsuz bedeni alsam, bi kazana atsam, çamaşır suyuna yatırsam, pamuklara sarsam,mandalla uçlarından assam, rüzgara bıraksam sahiciliğim geri gelir mi? …şimdi ben tutsam kendimi omuzlarımdan, şöyle bir sarssam, bir iki tokat atsam, oturtsam karşıma, anlar mıyım külliyatımı?..şimdi ben tencereye koysam zeytinyağını, kavursam soğanları, atsam bi kesme şeker, yapabilir miyim her türlü mezeyi?..komik şeyler yazamıyorum, gülünç olamıyorum, saçlarımı beğenmiyorum, sayıları sevmiyorum, şimdi ben tüm gerçekleri söylesem artık ben bile inanır mıyım?..
  düşük heyecanımın üzerine çektiğim cila, yüz metreden belli olan bütün falsolarım, orta sınıf ahlakımın üzerine dar siyah pantolonumu , ince beyaz gömleğimi giyiyorum..kırmızı rujumu sürüp bütün gece  kızların dudaklarından öpmek için işbirliği yaptığım şeytanla el sıkışıyorum..gösteri bitmiştir, dağılabilirsiniz bayanlar ve baylar…

8 Kasım 2011 Salı

  biliyorum.. biliyorum.. biliyorum

  kendime binlerce kere tekrar etsem de yabancılaştığım bu anı üzerimden atamamıştım.. varoluşumu sorguladığım anda kapıdan içeri girmiştin..kısacık saçların masmavi gözlerinle kendinden emin bir şekilde elimi sıkmıştın ..‘merhaba’..güven veren sesini bir kez daha duymanın rahatlığıyla kendimi en yumuşak yatakta, en gölgeli şezlongta hissetmiştim..yanındaki tatlı kızın, göğsüne doğru yaslanmasına aldırış etmemiştim, ama utanmış, küçülmüş, yok olmuştum…
  ‘merhaba’ dedim bende..gözlerimi kaçırdım senden , sanki göz göze gelsek her şey karışacakmış gibi gelmişti o anda..su doldurdum bardağına, menü verdim sana ve yanındaki tatlı kıza…’nasılsın’ dedin..merakla sormuştun..gerçekten nasıl olduğumu anlatacak uzun hikayemi dinlemek istermiş gibiydin..’dondurmalı elmalı tart yiyelim mi? ‘ demişti yanındaki tatlı şey..ben susmuştum, yıllardır susuyordum zeten, benden başkası herkese iyi gelirdi ne de olsa, herkesi heycanlandırırdı..nasıldım gerçekten, ne hissediyordum, aşağıdaki kara deliğe sürüklenmiş halimi benden başka gören varmıydı, utanıyor muydum bu önlükten, bu gömlekten, kendimden?..olmam gereken yer neresiydi ki tam olarak?
  ‘biz elmalı tart, iki tane de kahve alalım’..dudağımın kenarıyla gülümsemiştim..fırına elmalı tartları attım, 8 dakikaya ayarlayıp bekledim..8 dakikada hıçkırarak ağlamak, koşarak kaçmak, pijamalarımı giymek istemiştim..8 dakikada elma olmuştum, tarçın olmuştum..kenarları yaldızlı eski bir tabağa fırından çıkan elmalı tartı koyup, yanına krema ve vanilyalı dondurmayla masanıza getirdiğimde tatlı kızın kulağına bir şeyler fısıldıyordun..gözleri kocamandı sevimli kızın, kumral saçları dümdüz ve yumuşacıktı, dudakları o kadar pembeydi ki herkes gelip sıraya dizilip öpse neden diye sesini çıkarmazdı sanki..sevinirken omuzlarını yukarı kaldırıp her seferinde senin burnundan öpüyordu..benimse aklımdan geçen şarkılar final yapmadan bir diğerine geçiyordu..göğsümün arasında melankoli adı verilen bir sıkışma, sanki gazlı bir şeyler içsem geçecekmiş hissi veren bir acı vardı..sonra hesabı istedin, sen ödedin, bahşiş bıraktın, paltonuzu giyip deri kahverengi eldivenlerini taktın, arada bana baktığını fark ettim..’hoşça kal, görüşürüz’ dedin..’hoşça kal’ dedim..ama aslında başka bir sürü şey söylemek istiyordum o anda sana..gelinciklerden bahsetmek istiyordum mesela, kısacık saçlarının buklelerine parmaklarımı dolamak istiyordum, kabukları soyulmuş domatesten kahvaltı hazırlayıp, çukurcuma da seninle gezmek istiyordum, saksısına küçük gelen çiçekleri değiştirmek, adaya gidip popomuz kıpkırmızı olana kadar bisiklet sürmek, en sevdiğim kitabı sesli okumak, göğsüne yaslanıp elmalı tart yiyelim mi demek istiyordum..ve hiç durmadan dudaklarından öpmek istiyordum..
  biliyorum…biliyorum…biliyorum..söylemene gerek yok...

10 Ekim 2011 Pazartesi

  anlamını yitirmiş ilişkileri tutarlı bir hikayeye dönüştürmek için illüstre ettiğimde, netliğiyle ortaya çıkan resimden memnunmuşum gibi yapmaya başladığım günden beri gülümsüyorum..tebessümüm ise tam bir deneyim..

  muhalif duruşum yanıltmasın kimseyi..açılıyorum ara ara, gevşiyorum, koltuğumda yerimi belirliyorum, hala yolda yürürken aniden arkama dönüp arkamda olan kişiyle iki saniyeliğine göz göze gelip flört ediyorum, kısa etek giymiş kızların dizlerine bakıyorum, dizlerin dirseklerin ne kadar çirkin olduklarını kendime tekrar ediyorum..hareketsiz duruşum endişelendirmesin kimseyi…panzehirim stabil duruşumdur, devinime gereksinim duymayışımdır, konuşmayışım ve uzun zamandır rüya görmeyişimdir..her sabah uyandığımda beyin göçümün yerine gelmesini bekleyişimdir…en zengin kişi en kurgusuz kişidir, şiirseldir, tarihin gücünü takdir edendir, ilkel olandır..
  halet-i ruhiyemin kelime karşılığı tam olarak çevirimiçidir..kırıştırdığım köşeler, arakladığım hazır replikler, anonim anlatımlar, giydiğim payetli elbiseler, ortadan ikiye ayırdığım patrick watson ve midlake plakları hangi eksende olduğumun göstergesidir.. muktedir olanı bulamayışım özürümdür, kusurumdur..
  ihtiyacım olan sonbahar reçetesidir..hangi filme hangi elbisemi giymeliyim, hangi şarkıyı hangi içkiyle dinlemeliyim, köftenin yanına ne yemeliyim??

24 Eylül 2011 Cumartesi

  gençliğinin baharında, hayatının en sıkıcı köşelerinde mutluluğun esamesi bile okunmazken, aradığın oturduğun koltuğun yanlarının dolu olmasımı acaba?..yıllardır gittiğin festivallerde yan koltukların boş olması yetmezmiş gibi, bindiğin uçakların sağları ve solları da boş artık..

  birisini uydur ozaman, hayal et..letafeti dillere destan olmasına gerek yok..beraber bir kare bile fotoğrafınızın olmadığı berlin sokaklarında fotoğraflar çek, amsterdam da bisikletinin arkasında otursun mesela olmaz mı?..ağlamıyoruz ama çokta mutlu olduğumuz söylenmez dediğin o günü mevzubahis yaparak güttüğün umut duygusu, fırtınalar seller ve açlık için olsun bundan sonra..dileğim dilediğim budur derken sebebi ne olursa olsun başkalarını suçlaman kendini yadsımanla eşdeğerde değil de nedir?.elbette liste uzar uzadıkça, yalnızlaşırsın ama yalnız olmakla tek başına kalmak ve bunu tercih etmek ekim ayının başlarında tatlı bir sızıyla sana kendini hatırlatır itiraf et..serin havalarda için kıpırdar, festivallerde saçların daha bir güzel olur ve kulaklığında eksik olmayan yoldaşın james blake tüm gerçekleri yüzüne kulağına çarparken bi kahve içmez misin söyle?..tanrı benim ağzıma emziği koyalı geçen 30 yıl süresince, anlamadıklarım anladıklarımı ezdi geçti..ne izlediğim filmlere benzedi bazen, nede yanımda uyuyanlar cevap verebildi bana..
  kabul edelim derinliği olmayan anlatımlarla boğmaya çalışmadık mı birilerini..abartmanın verdiği erdemlikle söyleyebilirimki iyi şeyler de bazen can sıkıcı olabiliyor..yeni açmış bir çiçek, sevimli bir kedi, gülümseyen minik bir kız çocuğu dürtülerimin milyonda birini bile harekete geçirmiyorsa ve bunlar hayata tutunmaktan uzak hislerse benim için, işlevselliğimi yitirmiş bir yaşam sürüyorum diyebilir miyim kendime?
  bataktan çıkmak için kalbime mi yoksa aklıma mı ihtiyacım var ve kim verir ki bana tam 120 dakikasını?

14 Ağustos 2011 Pazar

  bana bir önsevişme şarkısı verir misiniz lütfen?

en sulusundan, en yavaşından, en sertinden başlasın öpüşme…dudak kenarları ve enseyle perçinlensin, azıcık konuşulsun ama alakasız konulardan bahsedilsin.. cümlelerin devamı tam olarak gelmesin hiçbir zaman ve öpüşülmeye devam edilsin, ta ki dudaklar hissiz, vajinasal durumlar histe tavan yapana kadar..fonda ön sevişme şarkısı dönüp dursun..eller sırttan o küçük beyaz göğüslere, oradan da kasıklara insin, parmaklarla minik yürüyüşler tüm vücudu gezsin ama asla amaca hizmet pozisyonuna geçilmesin..kimse yatakta çok iyiyim iddiasında olmasın..hatta sırt üstü en iyi ben yatarım kıçımı bile kaldırmamlar daha çok tahrik etsin..üstün performanslar, kaşındıran iç çamaşırlar, gereksiz çığlıklar kapı dışarı edilsin..25 dakikadır o yataktasınız yada koltukta yada yerde..terlemişsiniz..birinizin aklına fotoğraf çekmek gelsin..belki ayaklarını, tepeden toplanmış saçların enseye düşenlerini, ellerini, ojeli parmaklarını, utanmaktan kızaran yanaklarını, sırtındaki binlerce çillerini, gülümsemesini..telefon çalarsa bakılsın..siz gevrek gevrek gülerek konuşurken o sizi öpmeye devam etsin..sonra öğlen sıcağında yarı çıplak bir halde uyunulsun..bay kaşık pozisyonu favoriniz olabilir yada göğse doğru yatmak..sonra gördüğünüz iki saniyelik tatlı rüyanın sıçramasıyla uyanılsın..ve artık bedeninin her zerresiyle bütünleşmek için söze gerek kalmadan sarıp sarmalanılsın..acele edilmesin..sonsuzluğa gömülecek ve harika bir anı olacak birazdan çünkü..
  bana bir ön sevişme şarkısı verir misiniz lütfen?..sonunda normalleşen, sıradanlaşan hayatımızın şarkısı olsun ve fonda durmadan çalsın, dudakla yanak arasındaki o büyülü yerden binlerce kere öpme arzusu versin bu şarkı..ve ne geçmişi hatırlatsın ne de geleceği…


8 Temmuz 2011 Cuma

  karaköy le galata nın arasında kalmış küçük bir cami..kubbesinin yarısı en adisinden tenteyle kaplı, yeşilin en çirkiniyle boyanmış...vakitsizce beliren büyükadalı selim elinde bir kilo domatesle gelip durmuştu o sabah caminin önünde..yanında ona gülen, onunla dalga geçen mahallenin sümüklü, ekmek arası salça yiyen veletleri de peydahlanmıştı hemen..şöyle bir camiye baktı adalı selim ve hersabah yaptığı gibi yeşil kapısının önüne tükürüp çekip gitti..

  acı; adalı selim için artık zamanı geçmiş yemekten başka birşey değildi..acı; adalı selim için okey oynarken sarı sekizliyi yanlışlıkla atmaktı..acı; adalı selim için rakısız geçen geceleriydi..bilmezdi kimse neden büyükadalı selim diye anıldığını..bilmezdi kimse neden kendi kendine konuştuğunu, hızlı adımlarla yürüdüğünü..deliydi o herkes için, hersabah caminin kapısına tüküren bir kafirdi..ama allah var iyi yemek yapardı..akşamları mezesi, rakısı ve fondaki müzeyyen senar ı eksik olmazdı..aforozlular gibi yalnız hissetmezdi kendini....bahtına lanette okumazdı..şanslı insanlara  imrenmez aksine onlar için üzülürdü...dehaya içi giderdi anca..güzel bir resim gördüğünde, iyi bir film izlediğinde 'solda sıfırım' derdi..deliydi nede olsa adalı selim..resimden, filmden, aşktan anlamazdı sümüklü piçler ve ailelerinin gözünde..gülerdi tüm mahalle saçlarını yandan taradığı için, lakap takarlardı ona kısa paçalı kırmızı pantalon giydiği için, dayak yerdi hep allahsız olduğu için..
  acı; adalı selim için eski fotoğraflar değildi yada cevapsız çağrılar, açılmayan telefonlar..acı; kaçırdığı vapurdu, sabah onu uyandıran ezandı, ona sormadan elindekileri alan tanrı ve kitabıydı sadece..

12 Haziran 2011 Pazar

  gözlerimi kamaştıran flaşları elimle kapamaya çalışsamda nafile idi...yakından çekilen fotoğraflar ve kafamı kurcalayan detaylar, bıyıklar, çıkan kaşlar, siyah noktalar ve kontrol edilemeyen gözler..

  her trajedinin, her alkol sonrasının ve her dönem nükseden melankolinin menüsünü yazmaya karar verdiğimden beri çıkmadığım arnavutköy malikanesinden nihayetinde kendimi dışarı bıraktığım güneşli sıkıcı bir pazar günündeyim...bu sahil trafiğine girecek kadar gay mi oldum acaba munazaralarıyla boğuşuyorum..güneş acımasızca gözlerime, koltuk altıma, yeni traş ettiğim apış arama kadar giriyor..bir kitap yazmanın insan üzerindeki ağır baskısı ve bohem havasının altından kalkmayı bilekli nike ayakkabılarım ve rayban gözlüklerimle başarıyorum..sık sık cümle içlerinde 'tevekkeli değil, mütevellit' gibi unutulmaya yüz tutmuş kelimeleri kullanıyorum, keza müfredattan kalkmasına ragmen şapkalı a'lar benim kahramanım..
  melankolili meyveli çilek: melankolinin menüsü çok basit..ucuz portakallı çikolata alın..havalı olsun diye benmari usulü ile içine su kaçırmadan çikolataları eritin..eriyen çikolataları mevsimine göre tercih edilen tüm meyvelere bulayın ve bekleyin..ruhsal olarak beklemeye müsaitsiniz zaten.. melankolinizin azdığı döneme denk geldiği için pencereden uzun uzun dışarıya bakıp istediğiniz en kalp parçalayan şarkıyı dinleyebilirsiniz buarada. .soğuyan portakal aromalı çikolataya bulanmış meyveli kabı kucağınıza alın..zaten üzerinizde sabahlık veyahut pijamanın var olduğunu tahmin ediyorum..ağzınıza yüzünüze bulaştırana kadar yiyin..size iyi mi gelecek, bir anda enerji dolup en güzel giysilerinizi giyip dışarı çıkacağınızı, arkadaşlarınızla buluşacağınız mı zanettiniz? üzgünüm yanıldınız..before sunrise tekrar tekrar dönerken, gözleriniz dolu dolu ve siktirgitler havalardayken bu imkansız...
   trajedili kereviz çorbası: başınız ağrıyor ve yaşadığınız trajedi nerdeyse 1800 ingilterisinden kalma hissi veriyorsa...dolapdere pazarına buyrun..kereviz, havuç, soğan, patates ve size kışı hatırlatan tüm sebzeleri suda haşlayın, blender dan geçirin ve için ki muhmemelen boğazlarınız öfkeden düğüm düğüm olduğu için içemiceksiniz...dolaba koymayı unuttuğunuz harika çorbayı  üzerinde yaşam belirtisi olan köpükler eşliğinde lavobaya dökeceksiniz..ama size kazancı şu olacak, bundan sonra iyelik eklerini seveceksiniz, soğanım, kerevizim diye anlatacaksınız..çünkü bunu hakettiniz..
  histerili kavun punch: kavunları doğrayın, azıcık şeker ilave ederek mikserden geçirin..elde edilen sıvı karışımın içine histerinize göre alkol boca edin..artık içip içip ağlar mısınınız, abuk sabuk mesajlar mı atarsınız, komşuları rahatsız edecek kadar büyük kahkahalar mı atarsınız bilmem..sabah pişmanlığının garantili olduğu yegane tariftir..bu da size şefin püf noktasıdır..
  lütfen fotoğraflarımı çekmeyin..dergilerin en arka sayfalarında minik sarhoş fotoğraflarımın görünmesini istemiyorum...henüz buna ve 30 olduğumu kabul etmeye hazır değilim çünkü....

14 Mayıs 2011 Cumartesi

  ece ve melis..biri haziran diğeri aralıkta dünyaya gelmiş en iyi iki arkadaş…

  yıl 1993.. orta iki… tarkan çok popüler o yıllar..burak kut un, tayfun un önüne geçmiş, konserleri ortaokul liseli sübyanlarla dolup taşmış, kaybeden 80 kuşağına manidar şarkılar söylemiş..melis dudaklarının üzerindeki gölgeyi daha bıyık sanamicak zekaya sahipken tarkan a aşık olmuş…kasetin arkasında yazan imç unkapanı adresine onu ne kadar çok sevdiğine dair mektuplar döşeyip sonuna da ortaokul zekasına sahip şiirler yazmış duygusal bir ergen..ece tüm bu olanları gereksiz bulan, yaşından fazla karakteristik özellik gösteren, dönem itibariyle ‘erkek gibi kız’ diye çağrılan akne krizinden kurtulamayan kömür karası saçlı bir yeniyetme..
   yıl 1998.. lise son..intiharla üniversite sınavını kazanamama hissiyatının aynı paralelde ilerlediği, saçların ortadan ikiye ayrıldığı, iron maiden fear of the dark, nirvana my girl , led zepplin kashmir dinlenip herkesten nefret etme dönemi..türkçe müzik dinleyenin suratına tükürüldüğü bu zaman diliminde dostlukları kardeşten de öteye geçmeye başlamış ece ve melis in.. beraber uyudukları, aynı sırayı paylaştıkları, ev telefonundan saatlerce konuşmaları her geçen gün artmış.. taki en nihayetinde doğanın gereği olan ‘arka sıradaki o çocuğun’ hayatlarına girmesiyle her şey değişmeye başlamış...’o çocuk’… hayatın her döneminde, her yerinde, anlamsız zamanlarda, arka sıralardan kalkıp gelir..hayatınızı elinizden alır, sizi siker atar ve sonra gider..tam da ece ye olduğu gibi..melis aşık ve o çocuktan başka bir şey düşünmez olmuş..artık şebnem ferah, duman dinlemek anlam kazanmaya başlamış melis için.. yada saçlarını havalandırmak, önlüğün boyunu kısaltmak, tenefüsler de kantine koşarak gitmek, radyodan o çocuğa istek şarkılarda bulunmak....ev telefonun eskisi gibi çalmadığını fark eden ece erken yaşta üzerine yapışan olgunluk adı altındaki joker kartını kullanmış ve melis i hayatından çıkarmış..artık aynı yatakta uyuduğu, saçlarını ördüğü, birbirlerine yazılar yazıp defterlerinin arasına sakladığı, en sevdiği şarkıyı kasete kaydedip hediye ettiği o arkadaşı yok olmuş çünkü yerini o çocuk almış…
  yıl 2011..haftanın en güzel günü perşembe, günün en güzel saati akşam üzeri 6 da galata semalarında yürürken melis le karşılaşır ece....bir mayıs akşamı, üzerinde minik kırmızı çiçekleri olan siyah bir elbise ve tam da hatırlamak istediği gibi kıpkızıl saçlarıyla karşısındadır melis..önce sessizce birbirlerine bakarlar...hareketleri olabildiğine yavaştır..zamanın o anda akmadığı açık ara çok nettir…ece kafasını öne eğip gülmeye başlar..ece gençliğinin şahikasındayken okuduğu goethe nin kitabında genç werther in karşılıksız aşık olduğu lotteye yazdığı mektubu anımsar: ‘öyle bir sarılsam ki sana göğsümün içine alsam’ der kitapta…..tıpkı öyle sıkıca sarılırlar birbirlerine…sonra bahçesi olan güzel bir yerde oturup uzun uzun sohbet ederler..bir şişe kırmızı şarap sipariş edip, peynir tabağı, dana carpaccio, füme somon salatası söylerler..melis anlattıkça ece melis e bakar...melis in saçlarına bir yerlerden güneşin sıcak ışığı vurur..kızıl rengi hiç bu kadar güzel olmamıştır şimdiye kadar ece için..bazen gözleri dolar melis in anlatırken, hiçbir detayı atlamak istemez, geçen onca seneden sonra neler yaptığını, neler yaşadığını sanki hep hayatında ece varmışçasına anlatır..artık klasik bir caz müzik dinleyicisi olduğundan, plak koleksiyonlarından, geçen sene ölen babaannesinden, her yere minik kusmuklar bırakan köpeğine kadar…ve ece bilir ve ece her şeyi anlar..aşk melis in saçlarına değen ışığın ta kendisidir, aşk melis in herhangi bir davranışıdır, aşk melis in peynirleri 10 minik parçaya ayırıp tek tek yemesidir, aşk şarap içtikten sonra melis in yanaklarının kızarmasıdır..aşk arka sıradan hayatlarına giren o çocuk değil melis in ta kendisidir..

29 Nisan 2011 Cuma

 ‘düşüyordum..ağaçlara, arabalara, otobüs duraklarına tutunmama rağmen düşüyordum..sonsuz boşluktan geçip gidiyordum..lise arkadaşlarım beni durduracakları yerde el sallıyorlardı, ortaokuldaki bıyıklı halim elinde simit ve fantasıyla bana bakıyordu…ben hala düşüyordum..üzerimde yakası parlak siyahtan, üç düğmeli gri bir ceket, içinde incecik beyaz tişört..korkudan ve soğuktan meme uçlarım ayyukta, altım da annemin çocukken pazardan aldığı beyaz donlardan.. utancım suratımdaki kırmızılıkla eşdeğerdeydi..düşerken hızım yavaşlayıverdi birden ilkokulda her sabah bol kremalı pasta yediğim pastanenin önünde duruvermiştim..yaşım 7 ve ön dişlerimin ikisi kırık..ve hızla tekrar düşmeye başlamıştım…

  al dedim. bu harita senin..al bunu, seç bi yer giderim..en sevdiğin yemeği söyle yaparım..sarma sararım, köfte kızartırım..seç filmini, çal müziğini dinlerim..sevmesem de orta yolunu bulurum..biliyorum olanla olunmaz ama beklerim..al bu makas senin..al bunu, kes saçlarımı..hangi puşt seni üzmüş söyle…kim canını acıtmış, kim yaralamış..yaralarını sararım..inanmasan da ver bana bir şans, denerim..sana kırmızı oje aldım, uzat ayaklarını, sürerim..söyle yumurtanı nasıl seversin..istersen haşlarım, istersen çırparım..istersen kısa cümleler kurarım, dilersen sabaha kadar anlatırım..eğer tutmazsan beni, hızla düşerim’…
  diye anlattı dün gece gördüğü rüyasını gecenin üçünde mardinli midyeci salih usta..içkiyle uyuşan kafalarımız açıldı..kimimiz burnunu çekti, kimimiz çaktırmadan gözlerini sildi, kimimiz de sövdü yarrak gibi salih usta yı ortada bırakan hatuna…yeni tenceresini getirdi salih usta..sıcacık midyeleri el çabukluğuyla açtı, üzerine limon sıktı..biz 86. midyemizi yedik…3 kişiydik..5 yıldır karısı onu terk etmişti, 3 yıldır yüzünü görmüyordu, 2 yıl 4 aydır ondan hiçbir haber almıyordu…bir tencerede 256 tane midye vardı..taksim den arnavutköy e taksi 16 lira yazıyordu..hava 20 dereceydi..boyum hiçbir zaman 1.60 olmadı..salih usta yaklaşık 5 yıl 1 ay 12 gündür o boşlukta düşmeye devam ediyordu ve onu tutan hiçkimse yoktu..


31 Mart 2011 Perşembe

  mavi, sarı ve kırmızı renkli çinili bir havuza atlayın...dibinde bağdaş kurup nefesinizi tutun..bekleyin....
  annenize sorun.. karnım ağrıyor neden diye..'çorapsız yere bastığın için' diyecek.. işten nefret ediyorum, güneşler çıktı, havalar değişti, morallerim bozuk, kalbime hala iğneler saplanıyor geceleri , neden sence ..'çorapsız yere bastığından, iyi beslenmediğinden ,uyanır uyanmaz kahve içtiğinden'.. .net, basit ve bireyci açıklamalarla gelecek...bi çay koyucak, beyazların varsa çıkar yıkayacam diyecek...göz altınızdaki ağlamaktan, alkolden, uyuşturucudan, uyuyamamaktan oluşan çift halkalar için patates haşlayacak..onu dinlerken gözleriniz dolu dolu olacak ...ama neden ağladığınızı asla sormayacak... kalın bir çorapla terlik verecek ve giy bunu diyecek..
  babanıza sorun...en rahat koltuğu işgal eden, kumandanın kralı olan, ütülü gömlek ve jilet gibi pantolon giyen, dolabı olmasına rağmen kıyafetlerini kapı arkasına asan babanıza sorun.. sen de bu yaşlarda kaçma isteğiyle dolup taşmışmıydın diye..tv deki aksiyon filmini göstererek 'vay vay adamlar nası yapıo öyle arabalar uçuyo falan' diyecek..çıkmazlara girince naptın baba .. 'benim kimseye eyvallahım yok'..diyecek.. peki uyandığında tüm gün yatakta kalmak istedin mi, yada bi sahil kasabasına yerleşiyim, hayatımdaki herkesi geride bırakayım dedin mi...'ayağa kalkmışken bana bi su getirir misin kızım'..diyecek..net basit ve sıfır beyinle verilen açıklamalarla gelecek...kaçmak ve yadsımak babanızdan miras kalacak, ileriki yıllarda farkedeceksiniz ama buna özgürlüğüme düşkünüm, kendimi arıyorum gibi yaftalar yapıştırıp rahatlayacaksınız...
  kendinizi düşünün.. ılık bir su koyun ayaklarınızın sığabileceği bir kabın içine.. biraz tuz ve ufak bir sabun atın ve minik ayaklarınızı suyun içine koyun ve kendinize sorun 'napıyorum ben, neyin peşindeyim acaba' diye...sonra ayaklarınızı durulayın, siz bu ucu açık ve cevapsız sorunun altında ezilirken buruşan ayaklarınıza nemlendirici sürün..
  şimdi havuzdan çıkıp derin bir nefes alabilirsiniz..

19 Mart 2011 Cumartesi

  kapı sesiyle uyandım..yanlış daireye gelen biriymiş..sonra geri uyudum. kısa saniyelik rüyalar gördüm..ufak tatlı sıçramalarla geri uyandım..

  giyindim, kahvaltımı halleyle yaptım, yokuşu yavaş yavaş indim, otobüs gelmedi bende biraz yürüdüm..kulaklığımı taktım..şarkıyı mırıldandım.. sanırım sesim dışarı taştı, bana baktıklarını gördüm, sorun değildi. şarkı güzeldi, sözleri de güzeldi. işe gittim. önlüğümü taktım, gömleğimin düğmelerini sonuna kadar kapattım. böyle olmasını seviyordum. her gün gelen tiplere her zaman ki gibi soğuk ve mesafeli davranıp sipariş aldım, verdim..'çırpılmış yumurta istiyoruz. ama ikiye bölün. yarısını sulu bırakın, kalan yarısını da çok iyi pişirin. bir de iyi pişenin içine keçi peyniri koyun, sulu olana da beyaz peynir’ ... siparişi aldım. mutfağa verdim, mutfaktakiler bana kızdı, sövdü. umursamadım..toplantı oldu, herkes toplanıldı. 'bundan sonra bir kişiye bir dilim ekmek verilecek' denildi. üç kere tekrar edildi, yetmedi yazı yazılıp panoya asıldı. sonra toplantı bitti, dağıldık. 256 metrekarelik dükkanın 5 metrekarelik soyunma odasında üstümü değiştirdim ve oradan çıktım. bi kaç mağazaya girdim, deniceklerimle beraber soyunma kabinine girdim. soyunma kabinlerinin ışığını ve yalancı aynalarını severim. yüzümdeki detaylara baktım. bi kaç siyah noktamı sıktım ve oradan çıktım. arkadaşımı aradım, cihangirde evdelermiş. gittim, içtik, gülüştük, radiohead konserini internetten izledik.. 'abi adamlar yapıo yaa, kafaları güzelmidir sence' dedik. sonra ben gaza geldim. onu aradım, meydanda buluştuk, meydana yakın bi yere gittik. biraz içtik, yakınlaştık, öpüştük. taksiye bindik, taksi dik yokuşu çıkarken sinirlendi, mırıldandı, paramın bozuk olan kısmını vermedi, önemsemedim. çünkü eteğimin içine doğru bir el ılık ılık ilerliyordu. eve geldik, hemen sevişmeye başladık. biraz hüzünlendim, başkasının yanımda olmasını istedim, o bunu fark etmedi çünkü ışıkları kapamıştım, aydınlıkta sevişmekten hoşlanmazdım, sonra kendimi toparladım, ritme ayak uydurdum. sonuç olarak sevişmeden hoşlanmadım, ama sonunda ki küçük öpücüğü ve sarılarak uyumayı sevdim.
  uyandım..o gitmişti..erken kalkması gereken bir işi vardı. yalnızdım, evde kimse yoktu ve şarkının sözleri gerçekten güzeldi.. bu sabahı sevmiştim..


night and day
I dream of
making love
to you now baby
love making
on screen
impossible dream
and I have seen
the sunrise over the river
the freeway
reminding of
this mess we're in
and ... the city sunset over me…
pj harvey&thom yorke

19 Şubat 2011 Cumartesi

  100 gr un, 40 gr şeker, yarım paket kabartma tozu, yarım paket vanilya, 1 yumurta, 100 gr süt, 40 gr kaymak ve üzerine alabildiğince akçaağaç şurubu..pancakeee..

  ayşegül yıllardır aynı model topuz saçları ve harika pancakeleriyle tanınır. devrik bir prenses sanır kendini. narin, kırılgan, hassas ve incedir. beden olarakta incedir. uzun ince bacakları, toplu iğne kadar küçük memeleri, kocaman gözleri olan biridir. mutfağının raflarında elleriyle yaptığı taze meyvelerden reçeller vardır. kavanozların kapaklarını renkli kumaşlarla kaplar. ayva reçeli, vişne marmeladı en favorilerindendir. sabahlığı ve havlu terlikleriyle balkonunda öylece saatlerce oturur. kahvesine soğuk süt ilave eder ve küçük hemingway stili defterine notlar alır. ayrıntılar onun için çok önemlidir. rüzgarı izler, yağmuru dinler, yaprakları seyreder, fotoğraflarını çekip defterine yapıştırır ve onlar hakkında yazılar yazar. bazen içlenir ayşegül, ağlar..sonra sesli bir kahkaha patlatır ve bol çilekli bir dilim pancake daha yer..ayaklarını uzatır, sırtını yaslar, yalnızlığını özgürlüğüyle karıştırdığı için kendini mutlu sanır..ama nostaljiler, anılar, tatlı küçük tesadüfler peşini bırakmaz..hayatında bir kez aşık olmuştur ayşegül..bir daha olamayacağını sandığı için onu bırakıp gidenlerin yada onun bıraktıklarının ardından çok üzülmez. hemen toparlanır, fotoğrafları kaldırır ve o kişi hiç olmamış gibi rol yapar..evinin duvarlarında yüzleri olmayan siyah beyaz fotoğraflar vardır. rivayete göredir ki bu kişiler ayşegül ün hayatına giren ama hayatında olmayan insanların bedenidir. ayşegül yüzleri hatırlamanın korkunç bir tecrübe olduğunu düşündüğü için sureti olmayan fotoğraflara bakmayı tercih etmiştir..tuhaf alışkanlıkları vardır ayşegül ün . kapı kollarını çıplak elle açamaz mesela, dişlerini fırçalarken içinden 100 e kadar sayar, gözleri açık öpüşür, yemeğin tadına bakmadan tuz dökenlerle asla arkadaş olmaz, heyecanlanınca hıçkırır, utanınca burnu terler..
  bir cumartesi günü ayşegül film arşivinden ed wood filmi izler ve ağlar..bu kadar kötü bir film daha önce izlememiştir ve küçük evindeki sevimli hayatı ed wood filmleri kadar berbat ve  kötüdür..ama olsundur..şimdiye kadar kimse onun gibi böylesine iyi pancake yapmamıştır...

20 Ocak 2011 Perşembe

  meydandan düz git, pideciden sola sap, okulu geç, yokuşu çık, otoparka sırtını ver işte karşıdaki daire... 3. kat, zile bas ve suratındaki salak sırıtmayı da bi yerlere at.

  siyah dar pantalonu ve ipek beyaz gömleğiyle karşımda. elimdeki ortalama ucuzluktaki kırmızı şarabı alıp müziğin sesini kısıyor..the xx crystalısed çalıyor tam o esnada...'şarabın tadına bakmak ister misin' diyorum ben elinde eros un okunu tutmuş bir şapşal gibi..
'benim için hepsi birbirine benzer, ayrıca siktiğimin işinde kurduğun cümleleri bu evde kuramazsın' diyor..tam bir aptalım..ışıkları kısıyor ve bi sigara sarıyor..ince zarif bir sigara..ayağındaki çift tokalı kahverengi oxford ayakkabıları çıkarıp kenara atıyor..uzun siyah saçlarını yavaş bir şekilde kulaklarının arkasına götürürken 'seni ilk gördüğümde senden hiç hoşlanmamıştım, aslına bakarsan hala hoşlanmıyorum ama şu sigara bittikten sonra üzerindeki çizgili tişörtü çıkartıp sana sıkıca sarılmayı ve uyumayı hayal ediyorum'..bunları söylerken eğiliyor ve gömleğinin içine giydiği siyah sütyenin dantelleri görünüyor. yanlış olan hiçbişey yok gibi buraya kadar. zevkle döşenmiş bir evdeyim, uzun cümleler kurmayan ve kıpkırmızı dudakları olan biriyleyim, kafam alabildiğine ilerlemiş, netlik abidesiyim..ama sıralama neydi unuttum..ilk gece mi sevişmicektim yoksa asıl ilk gece mi o gömleğin düğmelerini açacaktım?..'kendini nasıl hissediyorsun' diye sordu.. 'bir fransız kadar yalnız ve çekici, bir ingiliz kadar beyaz ve mesafeli, bir alman kadar içki sever, bir amerikalı kadar aptal, bir türk kadar idealistsiz ve başarısız, bir italyan kadar androjen ve eşcinsel'..
  ufak bir tebessüm etti. 'artık rüyalarınla normal yaşantını ayırt edemicek kadar zaman kavramını yitirmişsin sanırım, 08:45 e kurduğun saat birazdan çalacak ve tişörtünü pijamanın içine koyup yalnız uyuduğun gerçeğiyle yüzleşeceksin..buarada sana tavsiyem daha az iç,  bence ilk geceden seviş ve beni dantelli iç çamaşırıyla hayal etmekten vazgeç..'

7 Ocak 2011 Cuma

  murat bey, çirkin karısı banu hanım ve korkunç iki küçük kızları…

  otomatik açılıp kapanan sensörlü dolaplar, bir tuşla öğütülen çöpler, bokunu görünce kendiliğinden çalışan sifonlar, parmak izinden kapanan araba bagajı murat bey in taşaklarını yerinden oynatmaya yetiyordu..göz teması kurmadan insanın alnına yada çenesine bakarak konuşan murat bey toplum tarafından kabul görmenin, bir gruba dahil olmanın verdiği ereksiyonla yaşıyor, bulduğu her deliğe minik pipisini sokmasının hayali bile ona iyi geliyordu..benzin istasyonlarının tuvaletinde çabucacık 31 çekiyor, özellikle kasiyer bir kızsa ellerini yıkamadan, aldığı çikolatanın parasını uzatıyordu…
  iki tane insan olmaktan uzak 6 ile 4 yaşlarında kızları vardı murat bey in..çığlıklar eşliğinde her istedikleri yerine gelen kızların kola ve hamburger yemekten ön dişleri çürümüştü..karısının sürekli ağzına vermekten konuşamayan eşi banu hanım tüm çirkinliğine rağmen gündelik hayatının boşluğunu ve acısını hergün gittiği mekanlardaki garsonlardan yada satış elemanlarından çıkartıyordu..banu hanım ın hiç arkadaşı yoktu..sürekli gittiği yerlerde kendine benzeyen korkunç amcık kızları bulup onlarla dostluk kurmaya çalışıyor ama arada da ezmeyi ihmal etmiyordu..
  murat bey haftada bir yada iki kez açılışlara, davetlere gidiyordu..eğer satın alınabilecek sanatsal bir aktiviteyse o geceye dair en büyük sanat eserini satın almaktan kaçınmıyor, kendi kendine açılan arabasının bagajına yerleştirirken bir yandan da bamya pipisini avuçluyordu…beyaz don giyen murat bey karısından nefret ediyordu. genç, çirkin ve varlıklı karısı yerine dün gittiği restoranttaki kumral garson kızın yatağında olmasını yeğliyordu..ama sağ tarafında ilişkilerine heyecan katsın diye her gece tuhaf iç çamaşırları giyen karısını görünce sevişmek yerine adeta japonlar gibi intikam alırcasına banu hanım ı sikiordu. gözünün önüne kumral garson kız gelince de yavaşlıyor ve karısına sarılıp uyuyordu, fonda canavar kızlarının çığlıkları da hiç ama hiç eksik olmuyordu..
   ocak 15 itibari ile merkür elini götümüzden çekiyormuş…anamızı siktin attın zaten, istersen sonsuza kadar yatağımın sağ tarafını alabilir ve bana her yerini dayayabilirsin merkürcüm..