14 Kasım 2012 Çarşamba

:(


9.30 a kurduğu alarm çaldığında, saati ertelemek için kendinden de bir yarım saat ilave etmişti..aslında 10.00 da kalkacaktı ve bu küçük oyunu oynamaktan zevk alıyordu...
  
o sabah yataktan hiç çıkmak istemedi, çünkü onu bugün terk edecekti. hangi anda, hangi cümleyle yapacaktı bunu bilmiyordu..'biraz daha kahve ister misin' in akabinde yada 'bu kazakla bu etek olmuş mu' nun ardından.. emin değildi..ama tam bugün onu terk edecekti...içeride, mutfakta sesi geliyordu, alışkın olunan herhangi rutin işlerinden birini gerçekleştiriyordu...işlevini yitirmiş bir aşk hikayesinin demo kaydını dinlemek gibiydi bugün, sesler detone, melodiler amatörce çalınıyordu..ayaklarına iki numara büyük gelen havlu terlikleri sürüyerek istemeden mutfağa gitti..tam karşısında duruyordu, ondan nefret etmek için tonlarca hikayeyi kafasında kurgularken;
  
  -yumurtayı omlet mi istersin, menemen mi?
diye bi soruyla karşılaştı.
  
  -farketmez,

demekle yetindi...farketmezdi...yumurta bugün haşlanabilirdi, kırılabilirdi, çırpılabilirdi..adlandıramadığı tüm duygularına yumurta bile diyebilirdi..keşke anlasaydı, onu yormasaydı derken bardağına taze kahveyi doldurup;
  
  -akşam selim yeni sevgilisiyle yemeğe gelecek..ne hazırlasam bilemedim.
  
kaç günü ve kaç geceyi satması gerekti bugün için? kendi kuyusunu kazmak için tırnakları yeterdi oysaki..en büyük cevapsızlığı 'neden' sorusuydu..'neden' fobisiydi...'neden' e diyecek hiçbir düzgün yanıtı  yoktu..'neden' için birkaç film, biraz da kitap önerebilirdi, ama 'neden ayrılmak istiyorsun' sorusuna nasıl bir cevap vereceğini bilemediği için;

   -farketmez, selim balık sever, dedi.. 

kafasından geçen düşünceler kısa sürede kendini imha ediyordu.saatlerdir önündeki omlet tabağına bakyordu sanki..kaçmak istediği bir zamanlar sevdiği insandı ve bunu anlamak anlatmaktan daha zordu....

  -neyin var?

boğazı kayalıklar gibiydi, avucunda iki parçaya ayırmak için aldığı ekmek vardı ve onu ölesiye sıkıyordu..kafasını kaldıramadı, yapamadı, bakamadı, göz göze gelemedi..saatlerdir baktığı tek şey tabağındaki omletiydi..ve ağlamaya başladı, ve gözyaşlarını elleriyle durduramadı, mis gibi kokan kahvenin içine süzülüvermişti...o birşey demedi, bir süre masada oturdu, tabakları topladı, bulaşıkları yıkadı, derin bir nefes aldı;
  
  -güzel tarafı şu ki, bazen karşındakini o kadar iyi tanırsın ki konuşmasına gerek kalmaz..çünkü herşeyi bilirsin...kalan eşyalarımı yarın alırım, dedi ..
  
  ve gitti..içindeki koca boşluk derin bir nefes almıştı. bütünüyle yer kaplayan duyguları, hacmi geniş, çift kişilik yaşantısı tuzla buz olmuştu..sığamıyordu yinede..ne bu mutfağa, ne bu yatağa, ne bu eve, ne bu şehire...kapının kapanan sesini duydu..önünde bir tek omlet tabağı duruyordu, hunharca sıktığı avucundaki ekmeği gevşetti, pazardan beraber aldıkları masa örtüsünün üzerinde kalan kırıntıları baş parmağının ucuyla topladı, durmadan damlatan musluğu tamir etmesi gerektiğini hatırladı, haftalardır suyunun değişmesini dört gözle bekleyen bardaktaki sardunyanın köklerine baktı, yerinden kalkmak, kafasını kaldırmak için bir sebep aradı..sonra kelimelerin ne kadar anlamsız ve yük olduğunu fark etti...amacını aşan bütün kelimelerden o gün itibari ile  kurtuldu..
  
  ve saat sadece 10.30 olmuştu...


2 Kasım 2012 Cuma

!


  yıl 1981...yaklaşık 30 yıl kadar evvel, tepede güneş can yakarken istanbul un koşuyolu çıkmazında, minik evler apartmanının giriş katındaki, bahçeli, incir ağaçlı evde dünyaya geldim. aylardan haziran dı...gözlerimi açtığımda korkunç kahverengi oymalı koltukları görmüştüm ilk önce ve merak ettiğim tek şey burcumun neye denk geldiğiydi....
  sigarayı söndürmeden sonsuz bir döngü içerisinde içerdi babam. 70 ler, darbe zamanları, grevler, yoksulluk ve mutsuz evliliği görünüşünü, kişiliğini şekillendirmişti...pos bıyıklarını burarak, su yeşili gözlerini kısarak, anneme dönüp, 'adını ne koyacağımı biliyorum' dediği anı bugün gibi hatırlıyorum..dönem itibari ile zor bir isim beklemiyordum..siz deyin: 'barış, deniz'....ben deyim: 'ulaş, devrim, özgür'...
  boticelli nin tablolarındaki al yanaklı bebelerin aksine çelimsiz ve sürekli hastalanan bir çocuktum. beynimin büyük bir kısmı su ile kaplı olduğu altı yaşlarındayken babamla ilgili şunu keşfetmiştim: bütün cümlelerinin sonu 'sikiyim' ile biterdi. uzunca bir süre bunun küfür olduğunu anlamamıştım...sikiyim, o yaşlarda benim için bir fiil, bir yüklem, bir zaman belirteciydi. hatta zamansız zamanların sonunu eklenen edat, tümleç, ayraçtı...

-yemek tuzlu mu olmuş sence bey?
-tuzunu sikiyim, yaptığın yemeği sikiyim.

bu diyaloglar soncunda annemin her seferinde masayı terk etmesinden çok zaman sonra anlamıştım; babam duygularını tuhaf bir lisanla belli ederdi, babam ellerini her zaman tüm gücüyle sıkardı ve öfkesinin nereden geldiğini unutmuştu...
  beni özgürce büyüttüklerini her fırsatta dile getiren ebeveynlerimin evini terk ettiğimde 19 yaşındaydım. (buradaki özgürlük, kavram olarak ailenen tüm bireyleri tarafından yanlış anlaşılmıştır...zamanla terk etmenin, vazgeçmenin karşılığında kullanılacaktır)..çürüme süresini hızlandıran büyük şehirdeydim artık. dışarısı denilen dünyayı lise bahçem kadar zannetmiyordum elbette. acımasızlık, mücadele ismimin üzerimde bıraktığı ağır bir yüktü zaten..ilginçtir, o dönemlerde boğazıma kadar gelen şeyin gün içerisinde yediklerim olduğunu zannederdim. oysaki, gelecekteki yalnızlığımın somut karşılığı olarak, göğsümden çıkıp ağzıma kadar gelmesiymiş ve tarifsiz metalik, acı bir tatmış meğersem...aksini sanmaksa ne büyük saflıkmış....
  yıl 2012...ıhlamur kokan beşiktaş ta, 50 metrekarelik, balkonsuz, bahçesiz, daha önce mavi olup, sonradan sarıya boyanan derun apartmanında ikamet ediyordum..artık farazi düşünceleri bir kenara bırakmıştım, aklımın gerçeklik mefhumuna güveniyordum. ivedi hareketlerim geçmişte kalmıştı. bir arpa boyu yolun; akıntıya kürek çekmekle, rüzgara doğru yürümekle aynı olduğunu biliyordum ve katettiğim mesafeler tam da bukadardı..kişisel bunalımlarım, gizlenen zaaflarımla 31 yaşındaydım..evimin dışındaki niteliklere kendimi mahkum etmemek için gittikçe az konuşan biri olmuştum. kısa cümlelerim can simidimdi: 'evet....hayır...olabilir....benim hatam'.....daha fazla soru istemiyordum hayatımda ve kimseye duymak istediklerini verebilecek gücü de bulmuyordum kendimde. ayaklarımı uzatıp rahat bir yer aramayı bırakmıştım. 'güvenli kollar' tamamen 600 sayfalık dergilerin uydurduğu safsataydı. 'yalnız kalmamalı kimse' satın alınabilecek metaydı artık. çünkü uğruna yaşayabilecek herşeyimizi kaybetmiştik....
  şimdi çok nadir de olsa, ara sıra telefon açıp:
-seni özgür bıraktım, özgürce yaşa, tezahür et, yolunu bul,
diyen babama, ecdadımın izni ile tam da onun anlayacağı dilde cevap vermek istiyorum:
-özgürlüğü sikiyim babacım....