19 Temmuz 2013 Cuma



  'keşke seni öldürebilseydim. belki o zaman mutlu olabilirdim...'

sessizce birbirlerine baktılar. kulaklarında beliren ani bir uğuldama yüzünden bakışlarını kaçırmışlardı. ikisi de o anda birbirini duymuyordu, zaten önemli de değildi.
'hiçbir yerimin acıdan sızlamadığı bir yer hayal ediyorum. o yerde vanalar saat yönünde kapanırdı, o yerde kırmızı musluktan sıcak su akardı, o yerde ağaçlar vardı, domatesler, kirazlar, güzel kızlar, gülümseyen oğlanlar.. bir tek sen yoktun, işte o yer tam da bu yüzden güzeldi... keşke seni öldürebilseydim yada siktir git hayatımdan yerine yeni cümleler kurabilseydim. süslü, havalı, retorik sanatçılarından ilham almış, yemyeşil, kıpkırmızı, capcanlı cümleler'..

genç kadın konuştukça karşısındaki küçülmüştü. üzerindeki siyah elbisesi küçülmüştü, eşyalar küçülmüştü, sandalye, bir türlü büyüyemeyen saksıdaki çiçekler, raftaki kitaplar, perdeler her şey küçücük olmuştu...

'ben aynı elle tokalaşıp, aynı elle rakı içip, aynı elle saçlarını okşayıp, aynı elle veda edebilirim. amacını aşan gizli öznelerin yerine basit isim tamlamaları getirebilirim, seni anmadan saatlerce konuşabilirim'.
yutkundu, soluklandı. kafasında sakladığı en güzel cümleleri sıralamak için fırsat kolladı. ama yorgun düşmüştü. küçülen pencereden dışarı baktı. 110 kadıköy- taksim otobüsü evlerinin köşesinden dönüyordu..başını otobüsün camına dayamış, uyuklayan yorgun yüzleri gördü. mutsuzluğu başkalarına göre zerafet içindeydi aslında diye düşündü. otobüs gözden kayboldu ve pencereden salona doğru yöneldiğinde karşısında kimsenin olmadığı gerçeğiyle yüzleşti. tüm eşyalar olmaları gereken ebatlarda yerli yerinde duruyordu. temmuz ortalarında sıcak bir gündü. ağzını açıkta bıraktığı çilek reçeline minik sinekler üşüşmüştü, bardağındaki kahvesi soğumuştu..zaman ve gerçeklik ilerleyen, yol alan kavramlar değildi..

fısıldadı genç kadın, kendi sesini duymaktan korkarcasına fısıldadı: 'keşke seni öldürebilseydim, keşke vücudumdaki tüm izlerini silebilseydim' dedi..



18 Nisan 2013 Perşembe


   
  iki keçinin çektiği arabayla gökyüzünde dolaşan Tor çekicini tüm gücüyle sallıyordu bu sabah. yağmurun yağması yetmezmiş gibi şemsiyeleri ters çeviren rüzgarda çıkmıştı.

  heyecanlıydım bu sefer. geç kalmasını hava koşuluna bağlıyordum ki genç kadın hızlı adımlarla içeri girmişti bile. ayakkabısının topuklarını neyi ezip geçtiği belli olmayarak hunharca yere vurup yürüyordu. topuk seslerinin bittiği yerde:

- acil bir kahve alabilir miyim lütfen..
dedi. kahve acil olmazdı ki! fincanı ısıtmalıydım, süt ister misiniz diye sormalıydım, kalın fincanlarda kahve içmenin keyifsizliğinden dert yanmalıydım..kahvesini daha hazır etmeden parayı cüzdanından çıkarıp barın üzerine bıraktı. öfkeli miydi? üzgün yada uykusuz muydu? belki de hava 12 derecedeyken kamusal alanda çalışmanın verdiği zorunluluktan giydiği ince çorapları yüzünden üşüyordu yada sadece böyle biriydi. buydu. ayaklarını yere vurarak yürüyen, göz teması kurmayan aceleci biriydi.. yine de kasıklarımın arasında beyaz vücudunu hayal etmekten kendimi alamıyordum. kısa saçlarının önüne düşen buklelerindeki beyazlıklar gözle görülebiliyordu. hareket ettikçe lavantayla limon karışımı bir koku geliyordu burnuma.. sıkışmış bir kavanozun kapağını açamayacak güçsüzlüğe sahipken, hangi tavrından cesaret bulup sohbet edebilirdim ki?

- hava ne kadar güzel değil mi?
dedim. başını yavaşça sola çevirip gözlerini boşluğa dikti. elini hafifçe kaldırıp boşlukta gördüğü her ne ise onunla konuşur gibi konuştu benle:

- yağmurlu, rüzgarlı soğuk havalara 'güzel' denildiğine pek denk gelmemiştim doğrusu..
yumuşacık sesiyle konuşurken, en sevdiğim şarkının nakaratında kapattığım gibi kapamıştım gözlerimi. hiçbir kelimeyi hiçbir duraksamayı hiçbir nefes alıp vermeyi atlamak istemiyordum,

- bu düşünce şekli yüzünden 'kötü havaları severim' diyen biriyim. oysa,  güneşli aydınlık bir günün kimisine bıraktığı güzel hislerden farksız şuan benim için..

içine düştüğü boşluktan kafasını hafiçe çevirdi ve ilk defa göz göze gelmiştik. dakikalar? saniyeler? insan hiç tanımadığı birini özleyebilir miydi?


- gerçekten gitmeliyim..
dedi ve gitti.

  aklımın tüm aykırı ve tüm uygun düşünce şekli eşitleniyordu. kendi nazik dengemi bulmaya çalışırken dramatik soyaçekim hikayemi düşünmemeye çalışıyordum. ben geçmişimin gelecek zamandaki devamı değildim, kapıdan çıkıp gittiğinde o kadar üzgün de değildim. kahve bardağını yıkayıp kuruladım, masaları sildim. 
  
  Tor çekicinin şidettini arttırdıkça  ne kadar güzel bir gün dedim. neyi algılayıp neyi hayal edeceğimi, bana anlam kazandıranı  tüm 'şeyler' arasından  seçen bensem  o halde bir sabah uyandığında mecburiyetlerinden az önceki zaman diliminde omzunu öpen, kahveni getiren, ayaklarımı beline dolayan da  bendim.. ta kendisiydim..



26 Şubat 2013 Salı


bir rüya gördüm…
  
  iki tane sandalyenin zor sığdığı ufak bir balkonda oturuyorum…güneşten hoşlanmıyor olmama rağmen, omuzlarıma ve enseme temas etmesinden rahatsızlık duymadığım bir öğlen vaktindeyim. banyodan yeni çıkmış ıslak saçlarını omuzlarıma değdirip gülümsüyorsun. içimde anlam veremediğim bir tedirginlikle sana bakıyorum. hareket etmeye çalışıyorum, havluyla saçlarını kurulamak istiyorum ama kaskatı kesilmiş kıpırdayamıyorum. dökülen saçlarını avucunda toparlayıp balkondan aşağı bırakıyorsun..gökyüzüne süzülen siyah yumağa bakıyorum…bakakalıyorum.

bir rüya gördüm...

  yeni yapılmış asfalt bir yoldan geçiyoruz..zeminin sıcaklığı arabanın açık camından yüzüme vuruyor. yanımda kim var bilmiyorum, yüzü net değil ama iyi hissediyorum. elimi camdan dışarı çıkarıp rüzgarı hissederken ona dönüp ‘seni tanımıyorum ama benimle hep gurur duy istiyorum’ diyorum. ve o bir şarkı mırıldanıyor. uyandığımda hiçbir zaman hangi şarkı olduğunu hatırlayamadığım bir şarkı.

bir rüya gördüm….

  içimde öldürdüğüm binlerce ‘ben’ karşımda…kimisi ona daha fazla acımamı, kimisi onu  unuttuğumu, kimisi nezaman onun için yas tutacağımı söyleyip duruyorlar. hepsi aynı anda konuşup, aynı anda susup, aynı anda gülüyorlar ve ben sadece korkuyorum.

bir rüya gördüm…

  henüz kaşlarımı almadığım ortaokul yıllarındayım. eski evimizin mutfağında annemle oturuyorum…matematik sınavından zayıf aldığım için ağlıyorum, içli içli ağlıyorum…önüme ayva tatlısı koyan annem gülümseyip kısık sesle 'baban gelmeden hepsini ye’ diyor ve ben burnumu çeke çeke tüm ayva tatlısını yiyorum.

bir rüyadan uyandım…

  günlerdir evden çıkmadım, günlerce koltuğun köşesine iliştim, camdan dışarı baktım, hareketlerim belirli bir düstura sahipti, bilincim açık sanki etrafımda soyut ne varsa avucumda tutuyor gibiydim. koşulsuz sevgi ve iyi dilekleri çaya banıp yedim, kıyafetlerimi değiştirmedim, tefekküre dalıp olmayacaklardan medet ummadım. uyanmak istemediğim tüm rüyalaradan uyandım. kalbim ne kırıktı, ne kanter içindeydim, ne çığlık attım ne de anlamlara bakmak için sözlük karıştırdım…iradem, gerçeklere inancım kadar soğuk ve hacimliydi..yine de mırıldandığın şarkıyı bilmek isterdim, benimle gurur duymasan da olurdu.


18 Ocak 2013 Cuma

...


   
   turizm bakanlığı onaylı, birinci sınıf bir restorandaydık. bembeyaz kolalı masa örtüsü, keten peçeteleri, gümüş takımları olan ılık ve sarı ışıklı bir yerdi burası.
   masadaki çoğu kişiyi tanımıyordum. mesela şu herkes adına sipariş vermeye çalışan ince bıyıklı, çelimsiz adam kimdi? ali, aykut, ahmet? isminin A ile başladığına emindim..orta yaşlı kibar garson 2007 yılına ait merlot şarabını sessizce ve ustalıkla kadehlerimize doldururken hatırlamıştım tipsizin adını : kemal...siparişlerimiz verildi, siparişlerimiz geldi. masadaki peynirlerin adlarını kemal bize tek tek sayarken birden duraksayıp;

-neydi bu peynirin adı?
-rokfor....demedim.
   
   içkinin limitleri arttıkça derin konular konuşuldu yada konuşulduğu sanıldı. çünkü yüzeyseldi herşey ama kahkahalar ve yakın temaslar büyüktü. saçlar daha bir ağır hareketle elinin tersiyle omuzlardan arkaya doğru atıldı mesela. eller bir başkasının dizinde yada belindeydi. şehvet ve utangaçlık kana karışan şarap ve cehaletle birleşti. fakat ben sınav sonuçlarını beklemekten sıkıntı duyan bir öğrenci gibi oturuyordum. kravatım olsa gevşetir, gömleğim olsa ilk iki düğmesini açardım. konu tabiki de ikinci saatin ortalarında felsefeye gelmişti. herkes kendi aforizmalarını ve savlarını masaya yatırdı. dip boyası gelmiş siyah elbiseli kız;

-neydi o toplam ağırlık sabit kalır yok olmaz kanunu? işte ben de hayata bu mantık üzerinden bakıyorum. 
-lavoisier kanunu....demedim.

   felsefe bana fazla gelirdi, çünkü çocukluk çağında okuduğum kitaplardaki filozofların durmadan beni kastettiklerini sanırdım ve bu travmayı atlatmam epey zamanımı almıştı. avuçlarım terlemeye başlamıştı ve suratımda üç saattir duran gülümseme yormuştu beni...bişey yatağında, bişey soslu, bişeye sarılmış, bişeyi az, bişeyi fazla pişmiş yemeğimi yerken;

-ne kadar sessiz ve yavaşsın, dedi kısa saçlı, ince dudaklı ve kırmızı ojeli kız.
-hareketlerimin ağırlığı güngörmüşlüğümle doğru orantılıdır. zaten kuram nedir bilmiyorsunuz, bırakınız da tabağımdaki bişeyleri yiyip bardağımdaki bişeyleri içeyim....demedim.
   
   sadece gülümsedim ki zaten yaklaşık dört saattir gülümsüyordum. yeni bir şişe şarap daha getirmesi için nazikçe garsona işaret ettim. sıkıntıdan saçlarımın bukleleri dümdüz olmuştu...kadeh kaldırıldı. ne içindi kim içindi..sarhoş oldukça daha çok sevmeye başlamıştık birbirimizi, daha çok 'iyiki hayatımdasın' cümleleri sıralayıp, daha çok 'ne kadar önemlisin benim için, bizim için, onlar için' demiştik..halbuki tüm bunlar yaşanırken bende oradaydım, o masadaydım, o sandalyede oturuyordum, kucağımdaki peçeteyi parçalarcasına çekiştiriyordum ve bir adım mesafedeydim. ama aklım tüm bu yaşananları algılamak için istediğim gibi hizmet etmiyordu bana.

-sen kadehini neye kaldırıyorsun?
-yüzeysellik çağına ve uydurduğunuz, uydurduğumuz hayatlara....demedim.

  servislerimiz değişti, tatlılar ve ayılmak için kahveler geldi..kemal hala köşeye sıkıştırdığı güzel kıza avrupa hikayelerini anlatmaya devam ediyordu;

-avrupa da yaya geçidinde araçlar duruyor, kornaya basılmıyor. çok acayip değil mi?
-değil....demedim.
  
   çünkü biz turizm bakanlığı onaylı birinci sınıf bir restorana gidip, üçüncü sınıf hayaller kurup, dirseklerini masaya dayayarak yemek yiyen insanlardık. fa diyezi, si bemolü, bolşoy balesini bilmekle övünürdük, rüyalarımızdaki kısa süreli düşüşlerin hayatımızın ta kendisi olduğunu itiraf edemeyecek kadar yalnız ve çaresizdik......demedim.