18 Nisan 2013 Perşembe


   
  iki keçinin çektiği arabayla gökyüzünde dolaşan Tor çekicini tüm gücüyle sallıyordu bu sabah. yağmurun yağması yetmezmiş gibi şemsiyeleri ters çeviren rüzgarda çıkmıştı.

  heyecanlıydım bu sefer. geç kalmasını hava koşuluna bağlıyordum ki genç kadın hızlı adımlarla içeri girmişti bile. ayakkabısının topuklarını neyi ezip geçtiği belli olmayarak hunharca yere vurup yürüyordu. topuk seslerinin bittiği yerde:

- acil bir kahve alabilir miyim lütfen..
dedi. kahve acil olmazdı ki! fincanı ısıtmalıydım, süt ister misiniz diye sormalıydım, kalın fincanlarda kahve içmenin keyifsizliğinden dert yanmalıydım..kahvesini daha hazır etmeden parayı cüzdanından çıkarıp barın üzerine bıraktı. öfkeli miydi? üzgün yada uykusuz muydu? belki de hava 12 derecedeyken kamusal alanda çalışmanın verdiği zorunluluktan giydiği ince çorapları yüzünden üşüyordu yada sadece böyle biriydi. buydu. ayaklarını yere vurarak yürüyen, göz teması kurmayan aceleci biriydi.. yine de kasıklarımın arasında beyaz vücudunu hayal etmekten kendimi alamıyordum. kısa saçlarının önüne düşen buklelerindeki beyazlıklar gözle görülebiliyordu. hareket ettikçe lavantayla limon karışımı bir koku geliyordu burnuma.. sıkışmış bir kavanozun kapağını açamayacak güçsüzlüğe sahipken, hangi tavrından cesaret bulup sohbet edebilirdim ki?

- hava ne kadar güzel değil mi?
dedim. başını yavaşça sola çevirip gözlerini boşluğa dikti. elini hafifçe kaldırıp boşlukta gördüğü her ne ise onunla konuşur gibi konuştu benle:

- yağmurlu, rüzgarlı soğuk havalara 'güzel' denildiğine pek denk gelmemiştim doğrusu..
yumuşacık sesiyle konuşurken, en sevdiğim şarkının nakaratında kapattığım gibi kapamıştım gözlerimi. hiçbir kelimeyi hiçbir duraksamayı hiçbir nefes alıp vermeyi atlamak istemiyordum,

- bu düşünce şekli yüzünden 'kötü havaları severim' diyen biriyim. oysa,  güneşli aydınlık bir günün kimisine bıraktığı güzel hislerden farksız şuan benim için..

içine düştüğü boşluktan kafasını hafiçe çevirdi ve ilk defa göz göze gelmiştik. dakikalar? saniyeler? insan hiç tanımadığı birini özleyebilir miydi?


- gerçekten gitmeliyim..
dedi ve gitti.

  aklımın tüm aykırı ve tüm uygun düşünce şekli eşitleniyordu. kendi nazik dengemi bulmaya çalışırken dramatik soyaçekim hikayemi düşünmemeye çalışıyordum. ben geçmişimin gelecek zamandaki devamı değildim, kapıdan çıkıp gittiğinde o kadar üzgün de değildim. kahve bardağını yıkayıp kuruladım, masaları sildim. 
  
  Tor çekicinin şidettini arttırdıkça  ne kadar güzel bir gün dedim. neyi algılayıp neyi hayal edeceğimi, bana anlam kazandıranı  tüm 'şeyler' arasından  seçen bensem  o halde bir sabah uyandığında mecburiyetlerinden az önceki zaman diliminde omzunu öpen, kahveni getiren, ayaklarımı beline dolayan da  bendim.. ta kendisiydim..



4 yorum:

Adsız dedi ki...

Neredesin?

bi garson dedi ki...

buradayım..duruyorum öylece

Adsız dedi ki...

yazmadığın zamanlarda seni özlüyorum, hatta son bir aydır "acaba şu gezi olayları esnasında başına bir şey mi geldi?" diye endişelenip evhamlandım bile.

hayat bazen kendisini hissettirmiyor, tüm vücuduna koca bir prezervatif geçmiş gibi hissizleşebiliyor insan ama yine de burada olmak gerek. dursak dahi.

bi garson dedi ki...

:) 'şu gezi olaylarında' başıma bi çok şey geldi..
ama sorun yok.. :)