14 Ağustos 2012 Salı


    pencerenin pervazından güneşin optimum sıcaklığı, elbisenin yakasına iliştirdiğin çiçeğin üzerine konmuştu..1,5 yıldır tuttuğum nefesimi  tam o anda bırakmıştım..
  saçlarını  kulağının arkasına götürecekken içimden,  bunu ben yapsaydım dileğimi geçirmiştim ve bu tüm  –di'li ve – miş'li geçmiş zamanlarımın peşine eklenmiş keşkelerimin  nicesi olmuştu..çok vaktin yoktu, benimse tüm vaktim sendin oysaki…inandırıcılığım olsun diye ne bilmişlerin takdirini kazanmaya, ne bilmemişlerin hayranlıklarını uyandırmaya , ne de toplumsal dayatmalardan bir erkeğin güvenli kollarına ihtiyacım yoktu…öngörüsüzlüğüm eskiye duyduğum öykünmeden gelirdi..travmalarsa bazen geçmişin habercisi bile değildi..kasıklarımda, göğsümde, ensemde hissettiklerim beynimle vücudum arasındaki iletişimsizliğin sancılarıydı..aşkın, ihanetin ve tercih edilmenin labirentinde boğulmak acıdan, kederden beslenen bizlerin en kolay kaçış yoluydu..cümle içinde ‘biz’ demek de yalnızlığımızın örtbas haliydi..bazen biri gelir tam şurana dokunurdu ama sen tam buranda hissederdin…bazen keşke dersin, neden dersin, ama dersin, olsun dersin, olmasın dersin, tamam dersin, yeter dersin, artık içim öldü dersin..sonra başka gerçeklerin seni alıp götürmesini, oyalamasını  istersin:  her seferinde uzun programa attığın çamaşır makinesinin bitmesini beklemek, küflenmiş peynirin temiz kısmından tost yapmak, regl sancısı, gezegenler buhranı, gün yüzü görmeyen ikizlerin laneti..
  sonra yeniden bir sabah olurdu ve yeniden zemini güzel olan, ılık ve güneşli bir günde, sen saçlarını kulağının arkasına götürüp gülümserken, ben de nefesimi tutmaya karar verirdim..ve bütün cümlelerim geniş zamanla biterdi..