8 Temmuz 2017 Cumartesi

   

     birbirine hiç değmemiş hayatlarımızı,üst üste, iç içe koyma isteğiyle doluyum. bu sefer aylardan temmuz ve bu yokuşun dibi çirkin güneşe ve sıcaklığına varacak gibi.

     farklı disiplinlerden, farklı koordinatlardan gelsek bile tabiatımız gereği içimizden dışarı taşan kaygıya tutulan bir fener arıyoruz. çoğul ekler gölgeliyor neyseki bireysel cümlelerimi. kafamı tutup yere bastırmak ve temize çekmek istiyorum hakikatımı, sonra kuvvetli bir melodi, sarsıcı bir rüzgar tek kişilik krallığımı yıkıp geçiyor, balmumu ile kaplı bedenim kıpırdanıveriyor ve kalbim tam şuramda hatta buramda atmaya başlıyor.

    beni heyecanlandıran kan akışımı hızlandıran ne idi? doğanın kendisi mi yoksa kendimce uydurduğum ihtimaller mi? kendi kalbimi kırdığım gibi onarabiliyorum. almayı unuttuğumu düşünülen tüm nefeslerle yeniden doğuyorum,tuttuğum tüm soluklarla tamir oluyorum.



26 Ağustos 2016 Cuma


   kalbimin parçalarına ayrılması ve sonrada durması an meselesi artık benim için. hatırlamak kaslarımı harekete geçiren bir duygu iken kendime bir tokat atmaya karar veriyorum. 

   aylardan ağustos, en sevmediğim mevsimin en sevmediğim zamanlarından biri. bir tokat daha atıyorum akabinde. uzun süredir boşlukta kalakalan şirazesi kaymış gözlerim kıpırdanıveriyor ve farkediyorum o esnada; kendimi bırakmakla anksiyete arasında duruyormuşum. hayallerimle onların parçalanmış evrende eş zamanlı süzülmüş hallerini düşünerek duruyormuşum. kollarımı boynuna dolayıp, dudaklarının ıslaklığı, göğsünün sıcaklığıyla yokluğunun arasında duruyormuşum, bonobo'nun black sands şarkısını deniz kıyısında hiç konuşmadan beraber dinlediğimizin hayaliyle koca bir sessizlik arasında duruyormuşum. şiddetimin ve sakinliğimin ortasında duruyormuşum..

  bir tokat daha attım kendime. zihnimin muhtelif yerlerini harekete geçiren bir tokat daha..


10 Mart 2015 Salı


4 ocak

uzun bir aradan sonra dışarı çıkmaya karar verdim bugün..sokağa çıktığım anda midemde bir bulantı hissettim, aklımın bana oynadığı bir oyundu bu sadece, önemsemedim..soğuğa ve yağıp yağmadığı belirsiz aptal yağmura rağmen kalabalığın arasına karıştım. yeni yıldan kalma yarısı sönmüş ışıklı ağaçların altında fotoğraf çekenleri görmezden geldim. paniğim ve heyecanım geçmiş gibiydi..öfkesinin sebebinin ne olduğunu unutan toplumun herhangi bir bireyine dönüşüvermem için tüm donanımlara sahiptim..arkama baktığımda sadece 4 sokak öteye gitmiştim ve eve geri döndüm.

12 ocak

dün akşam biriyle seviştim..konuşmak ve sorular sormak istedi..aslında istediği şey ona soru sormamdı..ama ağzını kapayıp susmasını istedim..bunu bir fantazi olarak algıladı sanırım, cezbedici bir tebessümle susup gözlerini kapayıp yatağa uzandı..gerçek şuydu ki onu tanısaydım sevmezdim!! ihtiyacım olan bu değildi..ne yeni baskı bir kitap okumak istiyordum, ne çok izlenen bir filmi izlemek istiyordum ne de gabardin giymiş cilası parlak yeni biriyle tanışmak istiyordum..

8 şubat

çok erken kalktım bu sabah..saat 8 gibi..ağzımda yazdan kalma klor tadı ve sanki sıcak renkli havuz taşına oturmuş, buzu erimiş nanesi mefta olmuş limonatayı içiyormuşum gibi bir huysuzluk hakimdi..hacimli ve dokunaklı bir tiksinti duyuyordum, kapı çalındı..minik bir aralık vererek kapıyı açtım..apartman yöneticisi..aidatları toplamaya gelmişti..ona toplu para yatırdığımı söyleyip kapıyı tam kapatacakken eliyle karşı bir fiziki hareket uygulayarak kapıyı tekrar araladı, pek merhaba iyi akşamlar demiyormuşum diye serzenişte bulundu..neden demeliydim ki? öğrendiği ve öğretildiği saygı kavramlarından ötürü mü yoksa yaşının gereği  otomatik olarak doğadan kazandığı bir mecburiyet dururmumuydu bu..anlam veremedim ama neden sırıttığımıda bilemeden iyi günler o zaman deyip kapıyı kapadım..sanırım başım dönüyor.

1 mart

bir arkadaşımın ısrarıyla bir grup hiç tanımadığım insanların olduğu bi yere gittim..geç kaldığım için ben gittiğimde herkes sarhoşluğun bi önceki çapsız cesaret evresindeydi..böyle zamanlar için bir sırıtma hareketi geliştirmiştim kendime hemen onu uygulayıp son gelen kişi olduğum için ilgiyi üzerimden atıp boş bir sandalyeye iliştim..içim sandalyeden daha boştu..derinliği olmayan anlamsız bir sohbet dönüyordu, kimsenin kimseyi dinlemediği net bir şekilde görülüyordu..düşüncelerini son derece mantıklı bulan birisi, onun aksini düşünen herkese verip veriştiriyordu..sanırım masadaki tüm maydanozla alakalı yemeği o yemişti dişleri yeşil bir pırlanta gibi parlıyordu ve ağzından belli aralıklarla tükürüklü anlamsız sözcükler çıkıyordu..etkilenmiştim ondan bu kadar aptal olup bu kadar çok fikir üretmesi etkileyici ve heyecan vericiydi..sen ne düşünüyorsun dedi aniden bana dönüp..tüm gözler sınıfa sonradan dahil olan arka sıralardaki kıza çevrilmişti..dişlerindeki yeşillikten başka bişey düşünemiyorum dedim..


10 mart

bazı soruların cevaplarını kendi kendime verdikçe beş duyu organımın daha tezahür ettiğini farkettim..son zamanlarda tenim en hafif baskıda bile hassaslaşıyor, yediğim en karmaşık yemeğin içindeki materyalleri bir çırpıda sayabiliyorum, zemin ayaklarımın arasından kayıp gidiyor bazen, doğanın sunduğu tüm sesleri notaya dökebilecek kadar çılgına dönebiliyorum, yaseminin, leylağın, vanilyanın kokusunu kalbimde hissediyorum..beni anlıyormuş gibi bakan gözleri görebiliyorum..ben de onlara bakıp gülümsüyorum..sonra kapımı kapayıp üç kere kilitleyip sürgüyü çekiyorum...




4 Mayıs 2014 Pazar




  2014 ün mayıs ayının ilk haftalarındaydık..hava yağmur yağarken incecik tişörtle oturabilecek kadar değişkendi..

  verimli yılları geride bırakmış gibi üstüme iki beden büyük duran olgun tavrımla ve ağır bir hareketle bardaklarımıza rakıları doldurmuştum..kadehin bir parmak yukarısına geldiğimde yavaşlamış, göz teması kurup 'kafi' demeni beklemiştim..iki üç meze söylemiştim..haydari, pilaki, peynir ve humus..usulen çatalın ucuylu yemekle yememek arasındaki oyunu oynuyordum...can alıcı güzelliği, kalp kırıcı temasları tam o anda masaya yatırdığım cerahatim sayesinde yendiğimi sanıyordum..ikinci kadehi doldururken yanlış yönde hızla yokuş aşağı sürüklenmenin üzerimde bıraktığı his tam olarak, sinek ısırığını çılgınca kaşımakla eşdeğerdeydi..içimde bazen, ağaçların üzerinde duran ve aniden göğe doğru uçan kuş sürüleri gibi gitmek, ama koşarak gitmek hissi beliriveriyordu..böyle zamanlarda küçük hikayeler anlatırdım ve onlardan birini anlatmaya başladım hiç ellememiş olmamıza rağmen her seferinde değişen kızarmış ekmeğin üzerine erimiş tereyağını sürerken:

  "tanju okan çok aşıkmış bir zamanlar ve her gece aynı meyhaneye gider, içer, küfelik olur sandalyeler masaya ters çevrilene kadar ağlarmış, gece sonunda onu eve götürürlermiş. ve ertesi gün ve ertesi gün aynı hikaye tekrarlanırmış..bi gün yine teselliyi içki kadehinde aradığını sananların etrafında olduğu o akşamlardan birinde arkadaşı onu alıp eve götürmüş..yatağa yatırmış..o esnada radyoda bir şarkı çalıyormuş ve tanju okan'ın içeride hıçkırarak ağlayan sesini duymuş arkadaşı ve bu melodisi bile yıkıma sebep olan şarkıya o gece sabaha kadar söz yazmış..ortaya 'kadınım' şarkısı çıkmış"...
  
  kimi zaman sokaklara aşık olursun, bi melodiye, kısa ve sadece senin farkettiğin bi a'na, kaygı duymadan, ılık bi küvetin içinde oturmuş gibi..öylece dinlemiştin beni..belki tanju okan'dım bu hikayede, belki şarkı yazan arkadaşıydım, belki şarkının ta kendisiydim..önemi yoktu..ama  küçük bir sahil kasabası olduğunu zanneden ankara gibi hissetmekten alıkoyamıyordum kendimi yanındayken..

  ana yemek istemediğimizi işaret etmiştim garsona..az konuşan halden anlayan bi tavrı olan garsondu..şarkı isteyip istemediğimizi sordu..kadınımı çalarsa memnun olacağımı söylemiştim..küfelik olup, en yakın arkadaşımın omuzlarında ağlayıp, sonrasında yatağa yatırılıp başucu suyumla yalnız bırakıldığımı iliklerime kadar hissetmiştim şarkıyı dinlediğimde..başım ve çenem paralel bir şekilde dikti aslında..yere kapaklanacak durumumu fizik kurallarını ihlal ederek atlatmıştım..

  bi kaç küçük hikaye daha anlatmıştım..açılan yara izlerimi kaşıyıp sevmiştim..ve hiç dokunmamamıza rağmen yeni kızarmış ekmeklerimiz masaya gelmişti..garson halden anlıyordu..omuzuma iki kere dokunmuştu ve sadece o an ağlamıştım.



23 Ocak 2014 Perşembe


  masanın üzerinde birazdan tutacağımdan habersiz beyaz ellerinin haşlanmış yumurtayı soymasını izliyordum. sıcak olmasını bilmene rağmen elinin acımasından zevk alırcasına bırakmıyordun yumurtayı. tutamadım elini. yapamadım. hikayenin kahramanı tatlı kız kontenjanını dolduramadım bi türlü. filmlerdeki arkadan on saniyeliğine geçen dosya taşıyan yada telefonla konuşan figüran gibiydim.

  günlerden pazartesiydi, kışın ortasında olmamıza rağmen hava tedirgin edici derecede sıcaktı. sıkışmış hissediyordum kendimi, kapağı sıkışmış kalmış bir kavanoz gibiydim. kurtarıcı bir an bekliyordum tüm tedirgin tavrımla. kapı çalabilirdi, telefon gelebilirdi, elektrik kesilebilirdi. içine saplandığım durumdan zarif bir manevrayla çıkabilirdim. 
  günlerden salı mıydı yoksa? yaşım ilerledikçe annem gibi davranmaya başladığımı farkediyordum. konuşmaktan kaçtığım her an bulaşık yıkamak yada 'biraz daha ekmek ister misin' cümlesi benim kurtarıcımdı. belki de bu yüzden çay seven topluluğun bir parçasıydık. susmak ve susturmak için en ideal hareket bitmeyen çayı bardağa ilave etmekti.
  günlerden çarşambaydı galiba. yumurtayı ikiye böldün. tuz, karabiber, kimyon serptin. bir yarısını tabağıma koyup
'kimyonsuz yumurta yumurta değildir' 
deyip tek lokmada yedin önündekini. masadan kalktın, musluğu açıp parmak uçlarını suya değdirip özensizce yıkadın. soğumuş kahveni içtin, yüzündeki
memnuniyetsiz ifadeni dünyanın en güzel gülümsemesiyle örttün.
'saat yönünde kapanmayan musluklardan hep nefret etmişimdir'
dedin. bir iki cılız espiri denemelerimden sonra günün perşembe olduğuna ikna olmuştum..bit pazarından aldığın eski paslanmış pötibör kutusunu masanın üzerine koydun. kutuyu açtın ve herhangi bir uhrevi amacın olmadan ince bir sigara yapıp bana uzattın ve
'bugün günlerden cumartesi ve bana herşeyi anlatmalısın artık. önerdiğin filmler, dinlememi istediğin şarkılar, çektiğin fotoğraflar yetmiyor. gerçek cümleler istiyorum, beni omuzlarımdan sarsacak gerçek kelimelere ihtiyacım var'
dedin.
  bence bugün günlerden pazardı ve daha izlemediğimiz bir sürü film dinlemediğimiz şarkılar vardı ve benim yapabildiğim tek şey 
'dur sana bi kahve yapayım' dan bir adım öteye gidemiyordu.

19 Temmuz 2013 Cuma



  'keşke seni öldürebilseydim. belki o zaman mutlu olabilirdim...'

sessizce birbirlerine baktılar. kulaklarında beliren ani bir uğuldama yüzünden bakışlarını kaçırmışlardı. ikisi de o anda birbirini duymuyordu, zaten önemli de değildi.
'hiçbir yerimin acıdan sızlamadığı bir yer hayal ediyorum. o yerde vanalar saat yönünde kapanırdı, o yerde kırmızı musluktan sıcak su akardı, o yerde ağaçlar vardı, domatesler, kirazlar, güzel kızlar, gülümseyen oğlanlar.. bir tek sen yoktun, işte o yer tam da bu yüzden güzeldi... keşke seni öldürebilseydim yada siktir git hayatımdan yerine yeni cümleler kurabilseydim. süslü, havalı, retorik sanatçılarından ilham almış, yemyeşil, kıpkırmızı, capcanlı cümleler'..

genç kadın konuştukça karşısındaki küçülmüştü. üzerindeki siyah elbisesi küçülmüştü, eşyalar küçülmüştü, sandalye, bir türlü büyüyemeyen saksıdaki çiçekler, raftaki kitaplar, perdeler her şey küçücük olmuştu...

'ben aynı elle tokalaşıp, aynı elle rakı içip, aynı elle saçlarını okşayıp, aynı elle veda edebilirim. amacını aşan gizli öznelerin yerine basit isim tamlamaları getirebilirim, seni anmadan saatlerce konuşabilirim'.
yutkundu, soluklandı. kafasında sakladığı en güzel cümleleri sıralamak için fırsat kolladı. ama yorgun düşmüştü. küçülen pencereden dışarı baktı. 110 kadıköy- taksim otobüsü evlerinin köşesinden dönüyordu..başını otobüsün camına dayamış, uyuklayan yorgun yüzleri gördü. mutsuzluğu başkalarına göre zerafet içindeydi aslında diye düşündü. otobüs gözden kayboldu ve pencereden salona doğru yöneldiğinde karşısında kimsenin olmadığı gerçeğiyle yüzleşti. tüm eşyalar olmaları gereken ebatlarda yerli yerinde duruyordu. temmuz ortalarında sıcak bir gündü. ağzını açıkta bıraktığı çilek reçeline minik sinekler üşüşmüştü, bardağındaki kahvesi soğumuştu..zaman ve gerçeklik ilerleyen, yol alan kavramlar değildi..

fısıldadı genç kadın, kendi sesini duymaktan korkarcasına fısıldadı: 'keşke seni öldürebilseydim, keşke vücudumdaki tüm izlerini silebilseydim' dedi..



18 Nisan 2013 Perşembe


   
  iki keçinin çektiği arabayla gökyüzünde dolaşan Tor çekicini tüm gücüyle sallıyordu bu sabah. yağmurun yağması yetmezmiş gibi şemsiyeleri ters çeviren rüzgarda çıkmıştı.

  heyecanlıydım bu sefer. geç kalmasını hava koşuluna bağlıyordum ki genç kadın hızlı adımlarla içeri girmişti bile. ayakkabısının topuklarını neyi ezip geçtiği belli olmayarak hunharca yere vurup yürüyordu. topuk seslerinin bittiği yerde:

- acil bir kahve alabilir miyim lütfen..
dedi. kahve acil olmazdı ki! fincanı ısıtmalıydım, süt ister misiniz diye sormalıydım, kalın fincanlarda kahve içmenin keyifsizliğinden dert yanmalıydım..kahvesini daha hazır etmeden parayı cüzdanından çıkarıp barın üzerine bıraktı. öfkeli miydi? üzgün yada uykusuz muydu? belki de hava 12 derecedeyken kamusal alanda çalışmanın verdiği zorunluluktan giydiği ince çorapları yüzünden üşüyordu yada sadece böyle biriydi. buydu. ayaklarını yere vurarak yürüyen, göz teması kurmayan aceleci biriydi.. yine de kasıklarımın arasında beyaz vücudunu hayal etmekten kendimi alamıyordum. kısa saçlarının önüne düşen buklelerindeki beyazlıklar gözle görülebiliyordu. hareket ettikçe lavantayla limon karışımı bir koku geliyordu burnuma.. sıkışmış bir kavanozun kapağını açamayacak güçsüzlüğe sahipken, hangi tavrından cesaret bulup sohbet edebilirdim ki?

- hava ne kadar güzel değil mi?
dedim. başını yavaşça sola çevirip gözlerini boşluğa dikti. elini hafifçe kaldırıp boşlukta gördüğü her ne ise onunla konuşur gibi konuştu benle:

- yağmurlu, rüzgarlı soğuk havalara 'güzel' denildiğine pek denk gelmemiştim doğrusu..
yumuşacık sesiyle konuşurken, en sevdiğim şarkının nakaratında kapattığım gibi kapamıştım gözlerimi. hiçbir kelimeyi hiçbir duraksamayı hiçbir nefes alıp vermeyi atlamak istemiyordum,

- bu düşünce şekli yüzünden 'kötü havaları severim' diyen biriyim. oysa,  güneşli aydınlık bir günün kimisine bıraktığı güzel hislerden farksız şuan benim için..

içine düştüğü boşluktan kafasını hafiçe çevirdi ve ilk defa göz göze gelmiştik. dakikalar? saniyeler? insan hiç tanımadığı birini özleyebilir miydi?


- gerçekten gitmeliyim..
dedi ve gitti.

  aklımın tüm aykırı ve tüm uygun düşünce şekli eşitleniyordu. kendi nazik dengemi bulmaya çalışırken dramatik soyaçekim hikayemi düşünmemeye çalışıyordum. ben geçmişimin gelecek zamandaki devamı değildim, kapıdan çıkıp gittiğinde o kadar üzgün de değildim. kahve bardağını yıkayıp kuruladım, masaları sildim. 
  
  Tor çekicinin şidettini arttırdıkça  ne kadar güzel bir gün dedim. neyi algılayıp neyi hayal edeceğimi, bana anlam kazandıranı  tüm 'şeyler' arasından  seçen bensem  o halde bir sabah uyandığında mecburiyetlerinden az önceki zaman diliminde omzunu öpen, kahveni getiren, ayaklarımı beline dolayan da  bendim.. ta kendisiydim..