20 Aralık 2012 Perşembe

:/



isteksiz bir hareketle geri gelmiştim masaya, minderi olmayan ahşap sandalyeye oturmuştum..içim sandalyeden daha rahatsızdı.

ilhamımı kaybettiğim bu dönemeçte anımsamıştım seni..vanilyayla leylak karışımı kokan sevgili eylül sarıgiller...'sen nasılsın, neler yaparsın' sorularının eşiğindeydim. verebilecek cevaplarım, anlatacak güzel hikayelerim olsun isterdim. ama hayatımın kısm-i azamı A noktasından B noktasına bir türlü gidememekten ibaretti. mantık yardım etmiyordu, müştereklik ölmüştü...insan tabiatının gereği gülümsemiştim, ama suratımda eğreti durduğunun farkındaydım..

  sevgili eylül..eylülcüğüm

öğretiler üzerine hareket ediyoruz. bir şekilde biliyoruz ne zaman arayacağımızı, ne zaman yemek yiyeceğimizi, ne zaman öfkelenip, ne zaman öpeceğimizi. anlık hareketlerden korkuyoruz, manevi açlık çekmemize rağmen düstursuzca çekip gidiyoruz...anlatıyor karşımdaki, en sevdiği filmleri, okuduğu kitapları, eski sevgililerini, ayrılıklarını..gerçek tam bu anda nedir eylül? bakışaçısı mı? somut bir varlık mı? gerçek beyaz lake üzerine yeni cilalanmış bu masa mı? duvardaki boş bir tarlanın resmi olan yağlı boya tablo mu? üzerinde şeker, tuz, çay yazan kavanozlar mı? gerçek bir avuç dolusu kuru analizlerim mi? planlarım mı? kaygılarım mı?..... birden 'bilmiyorum' demiştim..karşımdakinin tam olarak ne sorduğunu hatırlamıyorum ama ağzımdan dökülüveren kelime bu olmuştu..bilmiyordum..kendi bilmezliğimle alay ediyordum, kendi bilmezliğime övgü dolu methiyeler diziyordum...gözbebekleri küçülmüştü, artık bakışlarını benden kaçırıyordu, eli daha sık telefonuna gider olmuştu. sevmemişti beni, hoşlanmamıştı benden..kabulümdü..mağlubiyet hakkında çok şey bilirdim...mükafatımdı.

  sevgili eylül...eylülcüğüm

parmaklarını saçlarımın arasında gezdirdiğin o gün: bana yaklaşan bütün gölgelerin herşey olacağını, her yeri kaplayacağını, içimdeki koca boşluğu dolduracağını  ve seni hatırlamak için meşguliyetlerimi bahane edip o masayı terk edeceğimi aslında  biliyordum, biliyordun..



14 Kasım 2012 Çarşamba

:(


9.30 a kurduğu alarm çaldığında, saati ertelemek için kendinden de bir yarım saat ilave etmişti..aslında 10.00 da kalkacaktı ve bu küçük oyunu oynamaktan zevk alıyordu...
  
o sabah yataktan hiç çıkmak istemedi, çünkü onu bugün terk edecekti. hangi anda, hangi cümleyle yapacaktı bunu bilmiyordu..'biraz daha kahve ister misin' in akabinde yada 'bu kazakla bu etek olmuş mu' nun ardından.. emin değildi..ama tam bugün onu terk edecekti...içeride, mutfakta sesi geliyordu, alışkın olunan herhangi rutin işlerinden birini gerçekleştiriyordu...işlevini yitirmiş bir aşk hikayesinin demo kaydını dinlemek gibiydi bugün, sesler detone, melodiler amatörce çalınıyordu..ayaklarına iki numara büyük gelen havlu terlikleri sürüyerek istemeden mutfağa gitti..tam karşısında duruyordu, ondan nefret etmek için tonlarca hikayeyi kafasında kurgularken;
  
  -yumurtayı omlet mi istersin, menemen mi?
diye bi soruyla karşılaştı.
  
  -farketmez,

demekle yetindi...farketmezdi...yumurta bugün haşlanabilirdi, kırılabilirdi, çırpılabilirdi..adlandıramadığı tüm duygularına yumurta bile diyebilirdi..keşke anlasaydı, onu yormasaydı derken bardağına taze kahveyi doldurup;
  
  -akşam selim yeni sevgilisiyle yemeğe gelecek..ne hazırlasam bilemedim.
  
kaç günü ve kaç geceyi satması gerekti bugün için? kendi kuyusunu kazmak için tırnakları yeterdi oysaki..en büyük cevapsızlığı 'neden' sorusuydu..'neden' fobisiydi...'neden' e diyecek hiçbir düzgün yanıtı  yoktu..'neden' için birkaç film, biraz da kitap önerebilirdi, ama 'neden ayrılmak istiyorsun' sorusuna nasıl bir cevap vereceğini bilemediği için;

   -farketmez, selim balık sever, dedi.. 

kafasından geçen düşünceler kısa sürede kendini imha ediyordu.saatlerdir önündeki omlet tabağına bakyordu sanki..kaçmak istediği bir zamanlar sevdiği insandı ve bunu anlamak anlatmaktan daha zordu....

  -neyin var?

boğazı kayalıklar gibiydi, avucunda iki parçaya ayırmak için aldığı ekmek vardı ve onu ölesiye sıkıyordu..kafasını kaldıramadı, yapamadı, bakamadı, göz göze gelemedi..saatlerdir baktığı tek şey tabağındaki omletiydi..ve ağlamaya başladı, ve gözyaşlarını elleriyle durduramadı, mis gibi kokan kahvenin içine süzülüvermişti...o birşey demedi, bir süre masada oturdu, tabakları topladı, bulaşıkları yıkadı, derin bir nefes aldı;
  
  -güzel tarafı şu ki, bazen karşındakini o kadar iyi tanırsın ki konuşmasına gerek kalmaz..çünkü herşeyi bilirsin...kalan eşyalarımı yarın alırım, dedi ..
  
  ve gitti..içindeki koca boşluk derin bir nefes almıştı. bütünüyle yer kaplayan duyguları, hacmi geniş, çift kişilik yaşantısı tuzla buz olmuştu..sığamıyordu yinede..ne bu mutfağa, ne bu yatağa, ne bu eve, ne bu şehire...kapının kapanan sesini duydu..önünde bir tek omlet tabağı duruyordu, hunharca sıktığı avucundaki ekmeği gevşetti, pazardan beraber aldıkları masa örtüsünün üzerinde kalan kırıntıları baş parmağının ucuyla topladı, durmadan damlatan musluğu tamir etmesi gerektiğini hatırladı, haftalardır suyunun değişmesini dört gözle bekleyen bardaktaki sardunyanın köklerine baktı, yerinden kalkmak, kafasını kaldırmak için bir sebep aradı..sonra kelimelerin ne kadar anlamsız ve yük olduğunu fark etti...amacını aşan bütün kelimelerden o gün itibari ile  kurtuldu..
  
  ve saat sadece 10.30 olmuştu...


2 Kasım 2012 Cuma

!


  yıl 1981...yaklaşık 30 yıl kadar evvel, tepede güneş can yakarken istanbul un koşuyolu çıkmazında, minik evler apartmanının giriş katındaki, bahçeli, incir ağaçlı evde dünyaya geldim. aylardan haziran dı...gözlerimi açtığımda korkunç kahverengi oymalı koltukları görmüştüm ilk önce ve merak ettiğim tek şey burcumun neye denk geldiğiydi....
  sigarayı söndürmeden sonsuz bir döngü içerisinde içerdi babam. 70 ler, darbe zamanları, grevler, yoksulluk ve mutsuz evliliği görünüşünü, kişiliğini şekillendirmişti...pos bıyıklarını burarak, su yeşili gözlerini kısarak, anneme dönüp, 'adını ne koyacağımı biliyorum' dediği anı bugün gibi hatırlıyorum..dönem itibari ile zor bir isim beklemiyordum..siz deyin: 'barış, deniz'....ben deyim: 'ulaş, devrim, özgür'...
  boticelli nin tablolarındaki al yanaklı bebelerin aksine çelimsiz ve sürekli hastalanan bir çocuktum. beynimin büyük bir kısmı su ile kaplı olduğu altı yaşlarındayken babamla ilgili şunu keşfetmiştim: bütün cümlelerinin sonu 'sikiyim' ile biterdi. uzunca bir süre bunun küfür olduğunu anlamamıştım...sikiyim, o yaşlarda benim için bir fiil, bir yüklem, bir zaman belirteciydi. hatta zamansız zamanların sonunu eklenen edat, tümleç, ayraçtı...

-yemek tuzlu mu olmuş sence bey?
-tuzunu sikiyim, yaptığın yemeği sikiyim.

bu diyaloglar soncunda annemin her seferinde masayı terk etmesinden çok zaman sonra anlamıştım; babam duygularını tuhaf bir lisanla belli ederdi, babam ellerini her zaman tüm gücüyle sıkardı ve öfkesinin nereden geldiğini unutmuştu...
  beni özgürce büyüttüklerini her fırsatta dile getiren ebeveynlerimin evini terk ettiğimde 19 yaşındaydım. (buradaki özgürlük, kavram olarak ailenen tüm bireyleri tarafından yanlış anlaşılmıştır...zamanla terk etmenin, vazgeçmenin karşılığında kullanılacaktır)..çürüme süresini hızlandıran büyük şehirdeydim artık. dışarısı denilen dünyayı lise bahçem kadar zannetmiyordum elbette. acımasızlık, mücadele ismimin üzerimde bıraktığı ağır bir yüktü zaten..ilginçtir, o dönemlerde boğazıma kadar gelen şeyin gün içerisinde yediklerim olduğunu zannederdim. oysaki, gelecekteki yalnızlığımın somut karşılığı olarak, göğsümden çıkıp ağzıma kadar gelmesiymiş ve tarifsiz metalik, acı bir tatmış meğersem...aksini sanmaksa ne büyük saflıkmış....
  yıl 2012...ıhlamur kokan beşiktaş ta, 50 metrekarelik, balkonsuz, bahçesiz, daha önce mavi olup, sonradan sarıya boyanan derun apartmanında ikamet ediyordum..artık farazi düşünceleri bir kenara bırakmıştım, aklımın gerçeklik mefhumuna güveniyordum. ivedi hareketlerim geçmişte kalmıştı. bir arpa boyu yolun; akıntıya kürek çekmekle, rüzgara doğru yürümekle aynı olduğunu biliyordum ve katettiğim mesafeler tam da bukadardı..kişisel bunalımlarım, gizlenen zaaflarımla 31 yaşındaydım..evimin dışındaki niteliklere kendimi mahkum etmemek için gittikçe az konuşan biri olmuştum. kısa cümlelerim can simidimdi: 'evet....hayır...olabilir....benim hatam'.....daha fazla soru istemiyordum hayatımda ve kimseye duymak istediklerini verebilecek gücü de bulmuyordum kendimde. ayaklarımı uzatıp rahat bir yer aramayı bırakmıştım. 'güvenli kollar' tamamen 600 sayfalık dergilerin uydurduğu safsataydı. 'yalnız kalmamalı kimse' satın alınabilecek metaydı artık. çünkü uğruna yaşayabilecek herşeyimizi kaybetmiştik....
  şimdi çok nadir de olsa, ara sıra telefon açıp:
-seni özgür bıraktım, özgürce yaşa, tezahür et, yolunu bul,
diyen babama, ecdadımın izni ile tam da onun anlayacağı dilde cevap vermek istiyorum:
-özgürlüğü sikiyim babacım....



18 Ekim 2012 Perşembe

:)

 
  şaheste hanım 'küçük kadınlar’ yada 'dallas' dizisinde gördüğü bir sahneden etkilenip 'kucağıma almak istiyorum, verin yavrumu' nidalarını atması yüzünden, poposuna şaplağı yiyemeden, nefes almak hakkında hiçbir fikri olmadan Azra dünyaya gelmiştir..aylardan haziran'dır, günlerden çarşamba'dır, akşam üstü 6.30 sularıdır, daha karanlık basmamıştır..başarısız bir hemşire tarafından çekiştirile çekiştirile hayata itilmiştir..
  şaheste hanımın erken teması yüzünden alabildiğince tüm enfeksiyonları kapmıştır Azra..4 yaşındayken boyundan daha fazla alerjik reaksiyonlara sahiptir. polene, karabibere, güneşe, süt ürünlerine, kedilere, köpeklere...bu yüzden kazaklarının sağ tarafı burnunu silmekten ötürü hep ıslaktır..doğarken annesinden nefret etmiştir..eli mahkumdur, buna mecburdur..yaratılışındaki hasarların çoğu annesi şaheste hanıma aittir..mesela dini bilgileri hiçbir zaman olmamıştır Azra'nın, bu konuda da başıboş yetişmiştir..annesi için 'günah' kavramı herhangi bir dini mensuba ait olmaktan yada olmamaktan daha önemlidir…'tırnaklarını gece kesme' yada 'tövbe et' den iki adım öteye gidememiştir öğretileri..bu yüzden herhangi bir şeye inanmak yada bağlanmak yada ondan medet ummak boş kavramlardır. tanrı kimdir? evi neresidir? cennet var mıdır? bunların hepsi doğanın kendisi midir? aslında her şey elindeki sümüklü peçeteden mi ibarettir? hiçbir zaman merak etmemiştir, sormamıştır da..ama tırnaklarını hep öğlen vakitlerinde kesmiştir...hatırlamak istemediği günlerden sadece bir tanesinde 15 yaşındadır. sivilceli, ergen ve kendisinin bile tanıyamadığı sesini yükselterek annesinin omuzlarından tutup sarsmıştır:
- ne oldu bu 70 lerde, lütfen anlat bana, ne oldu?
  bu ani çıkış annesini şoka sokmuştur…oysaki kahvaltıda çay içmek gibi, yağmurda şemsiye açmak gibi, hapşırırken çok yaşa demek gibi bir şeydir annesi için 'ah, ah o yıllarda....' diye başlayan ve hiç sonu olmayan keder dolu cümleler kurmak..zaten lise onun için cehennem, üniversite arafın ta kendisidir, bir de annesinin kendince normal yaşam döngüsü içinde, salt aklın gerçeklerine uymayan hikayeleri ve 'onlar ne der?' adlı bilinmeyen topluluğu Azra ya artık fazla gelmiştir yada yetersiz...
  Azra bir gün evinin yakınındaki küçük bir parkta ağır ağır yürürken, ona doğru yaklaşan bir kızla göz göze gelir. önce umursamaz ama kız gülümsemiştir. Azra arkasına bakar, bir başkası olmalı diye düşünür. ama kimse yoktur. kız Azra nın karşısında dikiliverir bir an ve Azra hapşırmaya başlar, çam ağacına da alerjisi vardır çünkü.
- piknik yapacağım, bana eşlik eder misin?
  Azra pek şaşırmamıştır. onun dünyasında bu tür diyaloglar normaldir.
- elinde ne var?
- iki tane patatesli börek, kuru kayısı, ceviz ve termosumda da çay.
- patatese alerjim var.
- peki...ilaç kullanıyor musun?
- ilaca da alerjim var...beni küveze tam koyacaklarken annem kucağına almak istemiş ve enfeksiyon kapmışım. bu yüzden her şeye alerjim var.
   kız kafasını öne eğip gülmeye başlar. bir gece önceden yağmur yağdığı için nemli olan parkta boş bir bank bulur. kırmızı ve büyük cepli paltosundan peçete çıkartıp bankı siler..otururken elbisesinin kenarıyla dizi aşınmış çorabını gizlice kapamaya çalışır. boynundaki yeşil kırmızı çizgili fuları çıkartıp Azra nın boynuna dolar ve oturması için işaret eder. küçük bir parktır. iki tane kime ait olduğu bilinmeyen bronz heykeli, akmayan çeşmesi ve eşofmanlı mahalle teyzelerinden başka kimsenin olmadığı bir park....Azra nın gözleri birden bağcıkları açılmış çamurlu ayakkabılarına takılır. sol ayakkabısıyla sağ ayakkabısındaki çamurları çaktırmadan temizlemeye çalışır. ortaya gri bir bulaşık rengi çıkar..reçine ve sandık kokan fuları boynuna üç kere dolayıp;
- ama çay içebilirim der Azra..
  boş kalan boynunu kırmızı paltosunun yakalarıyla kapamaya çalışan bu esrarengiz kız, Azra nın buğulanan gözlük camının astigmat olanına gülümseme işareti yapar...iki nokta, kapa parantez...
- varsayalım ben bu boktan parkın ruhuyum ve benden gerçekleştirilmesi için bir dilekte bulunmanı istiyorum..ne dilerdin?
  gözlüğünün iki nokta ve kapa parantez kısmından gördüğü kadarıyla;
- termosundaki çayı..tabi gerçekten varsa eğer.
- ciddiyim..bak dik oturuyorum, kaşlarım havada ve sesim olabildiğince kalın..
  boğazını temizler ve tok bir sesle
- bir dilekte bulun ey yabancı!!!
- uyandığımda yanımda senin olmanı dilerdim…
  kız ayağa kalkar, üstünü silkeler, elindeki halen sıcak çay termosunu Azra nın önce sağ sonra sol omzuna dokundurup onu kutsar. çantasından, üzerinde kiraz ağaçlarının altında, kabarık elbiseli, güneşten korunmak için şemsiye açmış güzel bir hanımefendinin resmi olan iki tane ince porselen fincan çıkartır...çayları termosundan zarifçe fincanlara doldurur. kimsenin şeker namına herhangi bir talepte bulunmadığı sessizlikten bellidir. ilk yudumları alıp karşılıklı tebessüm edildikten sonra
- uyanmasam da olur der Azra...


 

23 Eylül 2012 Pazar

.


   'medeniyet ve gelecek yanıyor' dedi..kendinden emin ve sanki karnından konuşuyor gibiydi. bardağına içkisini doldururken üstüne sinen am kokusunu alabiliyordum..
berbat şarkılar çalan ve berbat şarkılara eşlik edenlerin arasında kendi kendine konuşan biriydi o….’yeni doğan her canlı umut verici değildir. toprağa düşen bencil ve geçmiş hakkında hiçbirşey bilmeyen teneke yığınlarından biri olacaktır. tıpkı sizler gibi. yaşınız 30’un üzerinde olduğu zaman, ensenizde hissettiğiniz yalnızlık duygusu, apış aranızı açıp döl yollarınızı kucaklamanızı sağlayacak. çünkü  anne baba olma arzusu saçmalığının arkasına sığınacaksınız..ama ben, ama ben tüm gerçekleri bileceğim ve ben dokunaklı bir tiksinti duyacağım, durmadan düşmüş hissinin üzerimde bıraktığı olumlu etkiden’…..içkisinden yeni bir yudum almak için susmuştu. uzun zamandır güneş görmediği belliydi..elleri bembeyaz, öfkeden beliren çizgileri, şakaklarındaki kızıllık, kıpırdamayan üst dudağı ve ayrık dişleri uzaktan görülüyordu..müziğin ritmi yükseldikçe sesinin oktavını arttırdı.. ‘iyi günleriniz oldu mu? hatırlayanınız var mı?...ben hatırlıyorum..güneyden getirdiğim erguvanların bir türlü açmadığı o gün ellerimi kaburgalarımın arasına daldırıp, damarlarımı parmaklarıma dolayıp kalbimi parçalara ayırmıştım..neden?..çünkü kendimi yeniden inşa etmek istiyordum.. ve birgün kokladığım güzelliklerin; amber, misk, karanfil, reçine,öptüğüm dudakların; portakal kabuğu ve tarçın tadı bırakmasını dilemiştim..oysa ağızımda çinko, fosfor, meni ve klordan başka ne var?’
  masalarından kalkıp karşılıklı oynayanlar, klarnetin ucuna iştahla para sıkıştıranlar, ayılmak için kahve söyleyenler arasındaydım ve kalbim delicesine atıyordu..o konuştukça içe gömülüyordum..o konuştukça boyum kısalıyordu..beynimin tüm kıvrımları göz teması kurmamak için ayaklanmış olsada becerememiştim..gözgöze gelmiştik bile…’batı kültürünün, geleceğin, teknolojinin ucundayız. hep beraber sınırın eşiğindeyiz, intiharın yumuşak kucağındayız ve yaptığımız tek şey, günün sonunda herhangi birşey hissetmek, ama sadece hissetmek için, battığımız umutsuz bataktan çıkabilmek için, küçük bir ‘an’ ı kollamaktan öteye geçemeyecek hayatımızın geri kalanı…sen küçük hanım, gözlerini benden her kaçırdığın an bu gerçekle yüzleşip, bununla yaşamayı öğreneceksin..içine girenlerin dramını kendine sakla ve kaldır kadehini, iç benimle’…..derin bir nefes alıp kadehimi kaldırdım, boyum gittikçe kısaldığı için sandalyenin üzerine çıkıp parmak uçlarıma yükseldim ve bağırdım..’neye içiyoruz ozaman ihtiyar filozof?’…kafasını kaldırmadan elindeki bardağı uzunca bir süre daireler çizerek çevirdi ve tek seferde içip;
‘ hiçbir şeye’ dedi…

14 Ağustos 2012 Salı


    pencerenin pervazından güneşin optimum sıcaklığı, elbisenin yakasına iliştirdiğin çiçeğin üzerine konmuştu..1,5 yıldır tuttuğum nefesimi  tam o anda bırakmıştım..
  saçlarını  kulağının arkasına götürecekken içimden,  bunu ben yapsaydım dileğimi geçirmiştim ve bu tüm  –di'li ve – miş'li geçmiş zamanlarımın peşine eklenmiş keşkelerimin  nicesi olmuştu..çok vaktin yoktu, benimse tüm vaktim sendin oysaki…inandırıcılığım olsun diye ne bilmişlerin takdirini kazanmaya, ne bilmemişlerin hayranlıklarını uyandırmaya , ne de toplumsal dayatmalardan bir erkeğin güvenli kollarına ihtiyacım yoktu…öngörüsüzlüğüm eskiye duyduğum öykünmeden gelirdi..travmalarsa bazen geçmişin habercisi bile değildi..kasıklarımda, göğsümde, ensemde hissettiklerim beynimle vücudum arasındaki iletişimsizliğin sancılarıydı..aşkın, ihanetin ve tercih edilmenin labirentinde boğulmak acıdan, kederden beslenen bizlerin en kolay kaçış yoluydu..cümle içinde ‘biz’ demek de yalnızlığımızın örtbas haliydi..bazen biri gelir tam şurana dokunurdu ama sen tam buranda hissederdin…bazen keşke dersin, neden dersin, ama dersin, olsun dersin, olmasın dersin, tamam dersin, yeter dersin, artık içim öldü dersin..sonra başka gerçeklerin seni alıp götürmesini, oyalamasını  istersin:  her seferinde uzun programa attığın çamaşır makinesinin bitmesini beklemek, küflenmiş peynirin temiz kısmından tost yapmak, regl sancısı, gezegenler buhranı, gün yüzü görmeyen ikizlerin laneti..
  sonra yeniden bir sabah olurdu ve yeniden zemini güzel olan, ılık ve güneşli bir günde, sen saçlarını kulağının arkasına götürüp gülümserken, ben de nefesimi tutmaya karar verirdim..ve bütün cümlelerim geniş zamanla biterdi..

4 Temmuz 2012 Çarşamba

  merhaba sevgili köşe yazarı ama kendini durmadan rock starı zanneden ki sanırım boyu 1.55 bile olmayan zat-ı ziyan…yeme içme sektöründe olup da seni seveni bulmanın neredeyse imkansız olduğunu bilmene rağmen hala mekanlara gitmen, oralardan üstün hizmet beklemen, götünü yalamadıkları yada ikram, indirim yapmadıkları zaman köşende fütursuzca eleştirmen ve en komiği de tekrar o mekanda boy göstermen kişiliğinin stabil duruşudur, elbette takdire şayandır..hiç bir boktan anlamamana rağmen, söz türk kahvelerin benden bundan sonra ..ilkokul defterimdeki kompozisyonlar senin şarkı sözü diye yazdığın ucuz posta gazetesi  akrostij şiirlerden daha iyidir kısmını es geçiyorum fark ettiysen.

  merhaba sevgili manken, lolita, anne, dj, koleksiyoner, oyuncu, yazar…her şey yaa, hepsi.. gezegendeki sanata, üretime dair her şeyin karşılığı sensin be güzel abla…sevmediğin ot götünde bitermiş efsanesi seni her gördüğümde güncelleniyor..merak ediyorum bu hayatta ‘bilmiyorum’ dediğin bir şey var mı rock’n roll beybi?...derken sorunun cevabı kendi içinde gizli bile değilmiş..kinayeli bir tebessüm bulamadım henüz buraya yapıştıracak, onun yerine roselerimizi tokuşturup, kafamızı müsli kasesinin içine batırabiliriz..
  selam ömrünün 4/3 ünü diyette geçiren bu yüzden de beyin yetisini kullanmayı uzun yıllardır unutan tatlı şey..beni boğarak öldürmek istediğini biliyorum, kim salatayla bir ömür geçirse nefsi müdafaa dan serbest kalır.. menü de hiçbir şey bulamadığını her gün söylediğin ve nefret ettiğin bu mekana neden gelirsin tekrar tekrar tekrar?  bi siktir git desem ki diyemem, oysaki deli gönül şöyle ağız dolusu gün ışığı görmemiş küfürler söylemek ister sana..onun yerine içtiğin kahvenin yanına verdiğim küçük kurabiyeler zaten ana bacı küfrünün hamura dönüşmüş hali olduğundan sanırım senin için yeterlidir…evet 34 bedenim, evet 44 kiloyum, evet o tatlıları yiyorum ve evet ben de seni seviyorum..
   hepimiz biliyoruz küba da çok acayip mojito yapıldığını, singapur da yediğin noodle un buradakiyle aynı olmadığını, hele italya da ki o pizzalar, ispanya da ki o tapaslar, berlin deki o kokteyller..bir boktan anlamayan, çiple çalışan biyonik yaratıklarız, bu yüzden tuvalete sıçtığında sifonunu çekmemeyi  ve gördüğün her şeyi herkesi beğenmemeyi  hak ediyorsun bebeğim..sana erişemem, seni  anlayamam, emekli maaşını yeni almış anneannem gibi o değerli çantanı kucağında taşımanın sebebini kavrayamam..bundan mütevellit beni,  bizi bağışlayın…bir de o götünü sildiğin tuvalet kağıdı var ya onu çöp kutusu adındaki minik kapaklı metale atıyorsun tatlım olur mu?

29 Mayıs 2012 Salı

  melankoliden yapılmıştır insanoğlu..kaderini, hüznünü, sabahlarının geceyle birbirine girmesine sebep olan o kişinin ismini, güzel yüzünü hikayeden çıkar, yerine kahve makinasını yada vintage ayakkabını  yada  yorganını yada kızarmış ekmeğini koy..yinede suratındaki acılı ifade gitmeyecektir..
  hayatlarımızı rehber edinecek duyguları götümüzden uydurduğumuzu anladığımız yaştır 30 lar..üzerimizde bir düstur bırakır..bundan dolayıdır ki görünen yada görünmeyen tüm yara izlerini severiz aslında..vücudun beşibiryerde sidir onlar..kederimizi çıplak ayaklarımızla toprağa gömdüğümüz gündür özgür olduğumuz gün..
sana yapılanları, sarf edilen tüm cümleleri cesurca bulabilirsin birgün ama bu üzgün olduğunu değiştirmez..istersen geçmişe beton dök, istersen en ağır metayla  bastır bilinçaltına..kurtulamadığını anladığın o vakit kendine rahat bir zemin hazırlarsın, banyodan yeni çıkmış güzel ve mis gibi kokan omzunu kendin öpersin, nefesini tutmayı bırakırsın, belki bir demlik çaya sarılırsın, belki de rakı bardağına fısıldarsın..sonuçta  amaç hep aynıdır..tatlı, küçük  anılarına düzenlenen saldırıları sinek kovalarcasına ellerinle ittiğin o günleri, ayları unutmak zorunda değilsin.. bizim kim olduğumuzu dna mızdan sonra gösterendir hafıza..onu pamuklara sarmak, tuzlayıp saklamak gereklidir..
  şimdi başkalarına söyleyip uygulamada başarısız olan bana elinde özgüveni, cesareti fazla olan varsa biraz vermesini isterim, keza 24 saat geçmeden iade edeceğime söz veririm..

23 Nisan 2012 Pazartesi

   aylardan nisan,  günlerden pazar, saat akşamın en tatlısından sanki 6 gibi...şöyle balkon olsa, bahçe olsa, bira olsa dedirtecek kıvamlı bir esintiye sahip..açmışım son ses into the black çalıyor..
  beşinci biramı içerken birden aklıma lisedeki edebiyat hocam geldi..belki de hayatımı kurtaracak o teklifi yaptığı, benim için dönüm noktası sayılabilecek o gün..’tatlım bence senin sayısalla işin yok, edebiyatı seçmelisin, bu konuda yetenekli olduğunu düşünüyorum’…bu konuşmasının ardından uzunca bir süre ön sırada oturan aşık olduğum veled-i ziyana bakmıştım..eğer yetenekli olduğumu düşündükleri bölümü seçersem, bu esmer yavruyu daha az görüp, mıncırma hayallerini rafa kaldıracaktım…’hayır hocam, fen benim idealim..ağırlık merkezi olsun, avogadro sayısı olsun, hepsi benim dostlarım ve onlardan ayrılamam’ dediğim o günü, hayıtımın makus kaderini de elimle çizmiş olduğumu, dün gibi, şu an gibi, net, pür bir şekilde hatırlıyorum….çünkü kromozomlar, çift sarmallar, tümden gelmeler yada  dairenin içine geçmiş gizli huniyi görmeler benim işim değildi..ama o zamanlardan rengimi belli etmiştim..
  çalışma masamın üzerinde duran lisede en fazla öpüşmüş, daha ileriye gitmeyi hayal bile edememiş kızlarla toplu  fotoğrafıma bakınca, hem daha fazla ne kadar çirkin olabilirimi hem de 10 yıl sonramı görebiliyor olmanın  korkusunu ensemde hissetmiştim..sanırım uzunca bir süre beklenti içinde olduğumu itiraf edebilirim. artık ‘keşke’lerimi fısıltı halinde sabah 7 ye karşı tekrarlıyorum..bana güvenebilirsiniz, benden başkası duymuyor ..
  hiç sevmediğim pazar gününün, hiç inanmadığım pazar gününün en sevdiğim saatlerinde iki saniyeliğine de olsa nerde ve kim olduğumu unuttuğumu hayal ediyorum…yeni aldığım sepetli bisikletimle koca İstanbul da düz yollar ararken ’şarkı neydi, kim söylüyordu bu riffler, beatler kimin eseriydi, neden sürekli ayak fotoğrafları çekiyordum, 90 lar da ne olmuştu da omuzlarımda büyük bir kambur vardı, aşk neydi, ne kadar uzaktı, ne kadar içimdeydi, oğuz atayın bütün kitaplarının evimde  ne işi vardı’..hepsini unuttum gitti…
  ‘tatlım, sana söylemiştim..senin fen le işin olmaz diye…neyse siparişimi veriyim sana yine de; yağsız süte cafeinsiz az köpüklü latte canım, annene de selam söyle benden olur mu?’…

23 Mart 2012 Cuma

   evimde kalmadığımı belli eden yay gibi gergin suratım, taranmamış saçlarım, düşük omzumla, beşiktaş a, 10 metrekarelik krallığıma yürürken her zaman yaptığım gibi düşünmeye başladım..tam olarak nerede yanlış yapıyordum acaba? buluşmalarımın sonunun hüsran olmasının bir sebebi olmalıydı..kendimce, dostlarıma anlattığım hikayelerde,  zaten işe yaramaz boş insanlarla görüşüyordum, böyle olması iyiydi dedikten sonra , eve gidip şişelerce içip, kanlı gözyaşları dökmemin sebebi neydi..bir damla sex? sarılıp uyuma isteği? sadece sohbet? yalnızlık? çaresizlik? ..bana tapan koltuğumda yan yan yengeç gibi bir sağa bir sola dönerken, yünlü çoraplarıma saatlerce bakarken biraz daha düşündüm.. 

  küçük sanayi şehri menşeili bir çocuk olan bendeniz, içince bazı kesim gibi agrasyona bağlamak, terk edildim de zamanında, aman annem babam şöyleydi de,  yok efendim okulu yarıda bırakmasaydım da, garsonluk gibi meslek olmaz olsun da söylemleri sıralamak yerine, aksine son derece konuşkan, eğlenceli ve durmadan kalçalarını sağa sola sallayan biri oluyorum. tabi bu sadece kendimce. bu götten uydurma durumun sözlük karşılığıysa : zannetmek.. hal böyle olunca tabikide karşı tarafa ne yazık ki öyle geçmiyor ve bu yüzden marketten aldıklarımın sayısı bir türlü artamıyor. tek domates, minik süt, 50 gr peynir, 2 elma..kaderime boyun eğip, rüzgar gibi geçti tarzında filmleri evime doldurup göbeğimden de cipsleri hüpletmeliyim sanırsam, bunu hak ediyorum çünkü...genelde eteğindeki taşları dökmeler bir yıla yayılır ve buna ilişki denir..bunu da yanlış anlayan ben , paket program yapıp iki saatte ne var ne yok kusuyorum..ne kadınsal numaralar, ne göz süzmeler,ne saçlarımı sağdan sola savurmalar, ne de aptalca yapılan esprilere gülümsemelerin esamesi bile okunmuyor.. hayatımın;  hem reel hem de mecazi anlamda kendimi parmaklamaktan daha ileri gidemiceğini artık biliyorum..

 erken müdahale:  bilincimin geçici kısmında da olsa, zalimce güzelliklere yer vermemeye and içtim, fazlasıyla yer kaplayan hacimli duyguları elimin tersiyle itmeye yemin ettim, bana üç kadeh verin bakın neler oluyor ergenliğini kendime saklicağıma söz verdim..kulaklığımın tekini uzatmaktan bir adım öteye geçemiceği hakikati ile yüzleşiyorum…coğrafyam düzlük, iklimim ılık, inancım da gittikleri doğrultuda değil, ben kalmayı tercih ettim şeklinde ilerliyor demiş miydim daha önce?..o zaman diyorum..


9 Şubat 2012 Perşembe

 
  ve zurnanın eylül sarıgiller dediği yerdeydim..

eylül le tanışalı 3 hafta olmuştu..herhangi bir gün, herhangi bir yerde, herhangi birkaç arkadaşla yemek yerken karşı masada kalabalık bir grup içinde, dağınık kısa saçlı eylül ün bana baktığını fark etmiştim..sanırım en az benim kadar orda olduğu için sıkılıyor ve suratımdan bunu anladığı için kendince bir yakınlık kuruyor diye düşünüp, dudağımın kenarıyla tebessüm edip içkimden bir yudum daha almıştım..arkadaşlarıma dönüp bir türlü nail olamadığım sohbetlerinin yarısında araya girip, birkaç şey zırvalayıp biraz da gülümsemiştim..sonra kafamı karşı masaya, eylül ün olduğu yöne çevirirken eylül le tekrar göz göze gelmiştim..uzaktan pirupak gözlerini görebiliyordum..birden öylece kalmıştım, sadece bakıyordum ama içimden bir şey geçirmeden, pastoral bir şekilde onu izliyordum..ve eylül ün masadan kalkıp bana geldiği anda, yanaklarım hiçbir allığın yada hiçbir utangaçlığın veremeyeceği pembeliğe geçiş yapmıştı çoktan..


‘aklından geçeni bana söyleyebilirsin..burası berbat sıkıcı bir yer ve arkadaşların tam bir moron’


eylül alabildiğine sarhoştu ve vanilyayla leylak karışımı bi kokusu vardı, sağ gözünün kenarındaki ufak yaradan dolayı bir gözü diğerine göre küçüktü..kaşları havada sarf ettiği cümlenin karşılığını benden bekler gibiydi..


‘bence burası gerçekten çok sıkıcı ve sanırım senin de arkadaşların tam bir moron’


gülümsemişti ve elindeki kadehi benim kadehime dokundurduktan sonra hepsini tek seferde içti..


‘ben eylül..eylül sarıgiller..adımı soyadımla beraber söylemeyi severim, çünkü hiç fonetik değil’


eylül alabildiğine sarhoştu bu yüzden elleriyle saçımla oynamasına izin verebilirdim yada kulağıma fısıldamasına..nasıl olsa melankoliyi arzu nesnesi haline dönüştürmekte üstüne kimseyi tanımayan ben, bunun altından da rahatlıkla kalkabilirdim..


‘memnun oldum eylül sarıgiller’


‘sana bir sır vericem..romantizm ne zaman ölür biliyor musun? işin içine gerçeklik karıştırdığın zaman..çünkü romantizm, gerçek dışı kurguların üzerimizde bıraktığı koca bir yoksunluk koca bir boşluk hissidir..içinde elle tutulabilen hiçbir şey yoktur’


eylül sarıgiller den tam o esnada gözlerimi alamadığımı fark etmiştim..eve gitmek , üzerini örtmek, sıcak su torbası yapıp ayaklarına koyup, dağılmış, birbirine karışmış saçlarını düzeltmek istemiştim..


eylül alabildiğine sarhoştu ve kendi romantizmiyle ilgili gerçekliğini anlatırken omzuma yaslanmıştı..artık o andan itibaren benim içinde moron sayılabilecek arkadaşlarım anlamsızca bize bakmaya başlamıştı..


‘sana bir sır vericem…bence artık bırak her şeyi..bırak gitsin..gerçek sadece sartre nin kitaplarında, van gogh un tablolarında kaldı..ve hepsi gitti ve hepsi öldüler..gerçek: içimden seni çocukluğumdan beri tanıyormuşum gibi hissettiren o duygu bence ’


  eylül sarıgiller le ocak 20 de soğuk bir istanbul akşamında tanışmıştım…eylül o gece alabildiğine sarhoştu ve o gece kulağıma dünyanın en güzel cümlelerini fısıldamıştı ve eylül origamiden kuş yapmayı biliyordu..

24 Ocak 2012 Salı

  ağrılarımı nazikçe kavradı, gözlerim kapalı hiçbir şey hayal etmezken kulağıma eğilerek ‘kabuslar bitti, şimdi kalanını kabullenme zamanı’ dedi..



  çilli çocuk:
hala depresyonlarınla kapışıyor musun?..saçların uzamış..
  ben:
tam tekmil küçük evimde duruyorum..sen gittiğinden beri frenchkiss etkili bir hayatımın olmadığını kabul ettim, ayrıca kalp kıracak güzelliklerin peşinden koşmuyorum, yorulmadan sallanan kalçalarla dans ediyorum çoğu gece, uyuyamıyorum, ama uykusuz olduğumda söylenemez, tahribatlarım hakkında konuşmuyorum, bazen her şey tekerrür ediyor, fark ediyorum, köklerimi aradığım koca bir yalan, saçmaladığım, kızdığım, öfkelendiğim yok..sen gittiğinden beri işi dert etmiyorum..nefret bile etmiyorum. kaltak karılara kahve ısmarlıyorum, patronuma gülümsüyorum..
  
  çilli çocuk:
the organ love, love, love çalıyor..
   ben:
rüyada dişin dökülmesinin ne demek olduğunu biliyorum, merak etme kafamı kuma gömdüğüm falanda yok..biliyorum sana dokunamadım, seni tam olarak sevemedim, uyurken sarılamadım, seni tanımadım, adını hiçbir zaman öğrenemedim, ama sorun değil..her gittiğim yere hala seni götürüyorum..kahveni sütsüz içtiğini hayal ediyorum, şemsiye kullanmaktan hoşlanmadığını, uçağa binince heyecanlandığını, gazete okurken sevdiğin bir haberi sesli okuduğunu..sonra hayal ettiğim, yarattığım seni, çillerini seviyorum, şarkılar değişiyor,izlenen filmler çoğalıyor, birileri geliyor, birileri gidiyor, ne halim varsa görüyorum..


  çilli çocuk:
kimse güneş çıkana kadar geçen sürenin kolay olacağını iddia etmemişti zaten..
  ben:
o elindeki çiçekler bana biliyorum..o gelinciklerin hepsi benim için..biliyorum..