26 Ağustos 2016 Cuma


   Kalbimin parçalarına ayrılması ve sonrada durması an meselesi artık benim için. Hatırlamak kaslarımı harekete geçiren bir duygu iken kendime bir tokat atmaya karar veriyorum. 

   Aylardan Ağustos, en sevmediğim mevsimin en sevmediğim zamanlarından biri.
Bir tokat daha atıyorum akabinde. Uzun süredir boşlukta kalakalan şirazesi kaymış gözlerim kıpırdanıveriyor ve farkediyorum o esnada; kendimi bırakmakla anksiyete arasında duruyormuşum. Hayallerimle onların parçalanmış evrende eş zamanlı süzülmüş hallerini düşünerek duruyormuşum. Kollarımı boynuna dolayıp, dudaklarının ıslaklığı, göğsünün sıcaklığıyla yokluğunun arasında duruyormuşum, kime ait olduğunu bilmediğim bir şarkıyı deniz kıyısında hiç konuşmadan beraber dinlediğimizin hayaliyle koca bir sessizlik arasında duruyormuşum. Şiddetimin ve sakinliğimin ortasında duruyormuşum..

  Bir tokat daha attım kendime. Zihnimin muhtelif yerlerini harekete geçiren bir tokat daha..



10 Mart 2015 Salı


  4 Ocak
   Uzun bir aradan sonra dışarı çıkmaya karar verdim bugün..Sokağa çıktığım anda midemde bir bulantı hissettim, aklımın bana oynadığı bir oyundu bu sadece, önemsemedim. Soğuğa ve yağıp yağmadığı belirsiz aptal yağmura rağmen kalabalığın arasına karıştım. Yeni yıldan kalma yarısı sönmüş ışıklı ağaçların altında fotoğraf çekenleri görmezden geldim. Paniğim ve heyecanım geçmiş gibiydi. Öfkesinin sebebinin ne olduğunu unutan toplumun herhangi bir bireyine dönüşüvermem için tüm donanımlara sahiptim. Arkama baktığımda sadece 4 sokak öteye gitmiştim ve eve geri döndüm.

 12 Ocak
   Dün akşam biriyle seviştim. Konuşmak ve sorular sormak istedi aslında istediği şey ona soru sormamdı. İstediğim tek şey susmasıydı. Gerçek şuydu ki onu tanısaydım sevmezdim!! İhtiyacım olan bu değildi. Ne yeni baskı bir kitap okumak istiyordum, ne çok izlenen bir filmi izlemek istiyordum ne de gabardin giymiş cilası parlak yeni biriyle tanışmak istiyordum.

  8 Şubat
   Çok erken kalktım bu sabah, saat 8 gibi. Ağzımda yazdan kalma klor tadı ve sanki sıcak renkli havuz taşına oturmuş, buzu erimiş nanesi mefta olmuş limonatayı içiyormuşum gibi bir huysuzluk hakimdi. Hacimli ve dokunaklı bir tiksinti duyuyordum, kapı çalındı, minik bir aralık vererek kapıyı açtım, apartman yöneticisi, aidatları toplamaya gelmişti. Konuşuyordu sanırım, sadece oynayan ve aralıklı tükürüklerin çıktığı ağzına bakarak anlayabiliyordum bunu, evet bir şeyler anlatıyordu. Bedenim onu dinlemeyi reddetmiş, kulaklarım asla ne söylediğini duymuyor, başım benim kontrolüm dışında onay hareketi yapıyor her on saniyede bir. Dudağımın kenarındaki gülümsemeyi kontrol edebildiğimi düşünüyordum o ana kadar halbuki. Ağzımdan anlamlı iyi günler dışında tek sözcük çıkamamıştı ve kapıyı kapadım. Sanırım başım dönüyor.

   1 Mart
     Bir arkadaşımın ısrarıyla bir grup hiç tanımadığım insanların olduğu bi yere gittim. Geç kaldığım için ben gittiğimde herkes sarhoşluğun bir önceki çapsız cesaret evresindeydi. Böyle zamanlar için bir sırıtma hareketi geliştirmiştim kendime ve hemen onu uygulayıp son gelen kişi olduğum için ilgiyi üzerimden atıp boş bir sandalyeye iliştim. İçim sandalyeden daha boştu. Derinliği olmayan anlamsız bir sohbet dönüyordu, kimsenin kimseyi dinlemediği net bir şekilde görülüyordu. Düşüncelerini son derece mantıklı bulan birisi, onun aksini düşünen herkese verip veriştiriyordu. Sanırım masadaki tüm maydanozla alakalı yemeği o yemişti dişleri yeşil bir pırlanta gibi parlıyordu ve ağzından belli aralıklarla anlamsız sözcükler çıkıyordu. Etkilenmiştim ondan bu kadar aptal olup bu kadar çok fikir üretmesi etkileyici ve heyecan vericiydi. Sen ne düşünüyorsun dedi aniden bana dönüp. Tüm gözler sınıfa sonradan dahil olan arka sıralardaki kıza çevrilmişti. Dişlerindeki yeşillikten başka bişey düşünemiyorum demek isterdim ama aptallığından duyduğum hayranlık eş değerde uykumuda getirmişti, harika sırıtışımdan sunmanın bir adım ötesine geçememiştim sorusu karşısında.


  10 Mart
   Bazı soruların cevaplarını kendi kendime verdikçe beş duyu organımın daha tezahür ettiğini farkettim. Son zamanlarda tenim en hafif baskıda bile hassaslaşıyor, yediğim en karmaşık yemeğin içindeki materyalleri bir çırpıda sayabiliyorum, zemin ayaklarımın arasından kayıp gidiyor bazen, doğanın sunduğu tüm sesleri notaya dökebilecek kadar çılgına dönebiliyorum, yaseminin, leylağın, anasonun kokusunu kalbimde hissediyorum. Beni anlıyormuş gibi bakan gözleri görebiliyorum. Ben de onlara bakıp gülümsüyorum sonra kapımı kapayıp üç kere kilitleyip sürgüyü çekiyorum...




4 Mayıs 2014 Pazar




  2014'ün Mayıs ayının ilk haftalarındaydık. Hava yağmur yağarken incecik tişörtle oturabilecek kadar değişkendi.

  Verimli yılları geride bırakmış gibi üstüme iki beden büyük duran olgun tavrımla ve ağır bir hareketle bardaklarımıza rakıları doldurmuştum. Kadehin bir parmak yukarısına geldiğimde yavaşlamış, göz teması kurup 'kafi' demeni beklemiştim. İki üç meze söylemiştim, haydari, pilaki ve humus..Usülen çatalın ucuylu yemekle yememek arasındaki oyunu oynuyordum. Can alıcı güzelliği, kalp kırıcı temasları tam o anda masaya yatırdığım cerahatim sayesinde yendiğimi sanıyordum. İkinci kadehi doldururken yanlış yönde hızla yokuş aşağı sürüklenmenin üzerimde bıraktığı his tam olarak, sinek ısırığını çılgınca kaşımakla eşdeğerdeydi. İçimde bazen, ağaçların üzerinde duran ve aniden göğe doğru uçan kuş sürüleri gibi gitmek, ama koşarak gitmek hissi beliriveriyordu. Böyle zamanlarda küçük hikayeler anlatırdım ve onlardan birini anlatmaya başladım hiç ellememiş olmamıza rağmen her seferinde değişen kızarmış ekmeğin üzerine erimiş tereyağını sürerken:

  "Tanju Okan çok aşıkmış bir zamanlar ve her gece aynı meyhaneye gider, içer, küfelik olur sandalyeler masaya ters çevrilene kadar ağlarmış, gece sonunda onu eve götürürlermiş. Ve ertesi gün ve ertesi gün aynı hikaye tekrarlanırmış. Bir gün yine teselliyi içki kadehinde aradığını sananların etrafında olduğu o akşamlardan birinde arkadaşı onu alıp eve götürmüş, yatağa yatırmış, o esnada radyoda bir şarkı çalıyormuş ve Tanju Okan'ın içeride hıçkırarak ağlayan sesini duymuş arkadaşı ve bu melodisi bile yıkıma sebep olan şarkıya o gece sabaha kadar söz yazmış. Ortaya 'Kadınım' şarkısı çıkmış"...
  
  Kimi zaman sokaklara aşık olursun, bir melodiye, kısa ve sadece senin farkettiğin bir zaman dilimine, kaygı duymadan, ılık bi küvetin içinde oturmuş gibi öylece dinlemiştin beni. Belki Tanju Okan'dım bu hikayede, belki şarkı yazan arkadaşıydım, belki şarkının ta kendisiydim. Önemi yoktu ama küçük bir sahil kasabası olduğunu zanneden Ankara gibi hissetmekten alıkoyamıyordum kendimi yanındayken.

  Ana yemek istemediğimizi işaret etmiştim garsona..az konuşan halden anlayan ve tavrı olan bir garsondu. Şarkı isteyip istemediğimizi sordu, kaçınılmaz olarak kadınımı çalarsa memnun olacağımı söyledim. Küfelik olup, en yakın arkadaşımın omuzlarında ağlayıp, sonrasında yatağa yatırılıp başucu suyumla yalnız bırakıldığımı iliklerime kadar hissetmiştim şarkıyı dinlediğimde. Başım ve çenem paralel bir şekilde dikti aslında, yere kapaklanacak durumumu fizik kurallarını ihlal ederek atlatmıştım.

  Bir kaç küçük hikaye daha anlatmıştım, açılan yara izlerimi kaşıyıp sevmiştim ve hiç dokunmamamıza rağmen yeni kızarmış ekmeklerimiz masaya gelmişti. Garson halden anlıyordu sahiden, omuzuma iki kere dokunmuştu ve sadece o an ağlamıştım.



23 Ocak 2014 Perşembe


  Masanın üzerinde birazdan tutacağımdan habersiz beyaz ellerinin haşlanmış yumurtayı soymasını izliyordum. Sıcak olmasını bilmene rağmen elinin acımasından zevk alırcasına bırakmıyordun yumurtayı. Bense filmlerdeki arkadan on saniyeliğine geçen dosya taşıyan yada telefonla konuşan figüran gibi duruyordum yanında.

  Günlerden pazartesiydi, kışın ortasında olmamıza rağmen hava tedirgin edici derecede sıcaktı. Sıkışmış hissediyordum kendimi, kapağı sıkışmış kalmış bir kavanoz gibiydim. Kurtarıcı bir an bekliyordum tüm tedirgin tavrımla. Kapı çalabilirdi, telefon gelebilirdi, elektrik kesilebilirdi. İçine saplandığım durumdan zarif bir manevrayla çıkabilirdim. 
  Günlerden salı mıydı yoksa? Yaşım ilerledikçe annem gibi davranmaya başladığımı farkediyordum. Konuşmaktan kaçtığım her an bulaşık yıkamak yada 'biraz daha ekmek ister misin' gibi cümleler benim kurtarıcımdı. Belki de bu yüzden çay seven topluluğun bir parçasıydık. Susmak ve susturmak için en ideal hareket bitmeyen çayı sorgusuzca boş gördüğün bardağa ilave etmekti.
  Günlerden çarşambaydı galiba. yumurtayı ikiye böldün. tuz, karabiber, kimyon serptin, yumurtadan hoşlanmıyor olmama rağmen diğer yarısını tabağıma koyup 'Kimyonsuz yumurta yumurta değildir' deyip kendi payını tek lokmada yedin. Masadan kalktın, musluğu açıp parmak uçlarını suya değdirip özensizce yıkadın. Soğumuş kahveni içtin, yüzündeki memnuniyetsiz ifadeni dünyanın en güzel gülümsemesiyle örttün. 'Saat yönünde kapanmayan musluklardan hep nefret etmişimdir' dedin. Bir iki cılız espiri denemelerimden sonra günün perşembe olduğuna ikna olmuştum. Bit pazarından aldığın eski paslanmış pötibör kutusunu masanın üzerine koydun, kutuyu açtın ve herhangi bir uhrevi amacın olmadan ince bir sigara yapıp bana uzattın ve 'Bugün günlerden cumartesi ve bana her şeyi anlatmalısın artık. Önerdiğin filmler, dinlememi istediğin şarkılar, çektiğin fotoğraflar yetmiyor. Gerçek cümleler istiyorum, beni omuzlarımdan sarsacak gerçek kelimelere ihtiyacım var' dedin.
  Bence bugün günlerden pazardı ve daha izlemediğimiz bir sürü film dinlemediğimiz şarkılar vardı ve benim yapabildiğim tek şey 'Dur sana bi kahve yapayım' dan bir adım öteye gidemiyordu.


18 Nisan 2013 Perşembe


   
  İki keçinin çektiği arabayla gökyüzünde dolaşan Thor çekicini tüm gücüyle sallıyordu bu sabah. Yağmurun yağması yetmezmiş gibi şemsiyeleri ters çeviren rüzgarda çıkmıştı.

  Heyecanlıydım bu sefer. Geç kalmasını hava koşuluna bağlıyordum ki genç kadın hızlı adımlarla içeri girmişti bile. Ayakkabısının topuklarını neyi ezip geçtiği belli olmayarak hunharca yere vurup yürüyordu. Topuk seslerinin bittiği yerde:

   - Acil bir kahve alabilir miyim lütfen..dedi. 
Kahve acil olmazdı ki! Fincanı ısıtmalıydım, süt ister misiniz diye sormalıydım, kalın fincanlarda kahve içmenin keyifsizliğinden dert yanmalıydım. Kahvesini daha hazır etmeden parayı cüzdanından çıkarıp barın üzerine bıraktı. Öfkeli miydi? Üzgün yada uykusuz muydu? Belki de hava 8 derecedeyken kamusal alanda çalışmanın verdiği zorunluluktan giydiği ince çorapları yüzünden üşüyordu yada sadece böyle biriydi, buydu. Ayaklarını yere vurarak yürüyen, göz teması kurmayan aceleci biriydi. Yine de kasıklarımın arasında beyaz vücudunu hayal etmekten kendimi alamıyordum. Kısa saçlarının önüne düşen buklelerindeki beyazlıklar gözle görülebiliyordu. Hareket ettikçe mandalina yada limon karışımı bir koku geliyordu burnuma. Sıkışmış bir kavanozun kapağını açamayacak güçsüzlüğe sahipken, hangi tavrından cesaret bulup sohbet edebilirdim ki?

   - Hava ne kadar güzel değil mi? dedim. 
Başını yavaşça sola çevirip gözlerini boşluğa dikti, elini hafifçe kaldırıp boşlukta gördüğü her ne ise onunla konuşur gibi konuştu benimle:

  - Yağmurlu, rüzgarlı, soğuk havalara 'güzel' denildiğine pek denk gelmemiştim doğrusu.
yumuşacık sesiyle konuşurken, en sevdiğim şarkının nakaratında kapattığım gibi kapatmıştım gözlerimi. Hiçbir kelimeyi hiçbir duraksamayı hiçbir nefes alıp vermeyi atlamak istemiyordum.

  - Bu düşünce şekli yüzünden 'kötü havaları severim' demek zorunda kalan biriyim. Oysa güneşli aydınlık bir günün kimisine bıraktığı güzel hislerden farksız şuan benim için.

  İçine düştüğü boşluktan kafasını hafiçe çevirdi ve ilk defa göz göze gelmiştik. Dakikalar? Saniyeler? İnsan hiç tanımadığı birini özleyebilir miydi?


  - Gerçekten gitmeliyim..dedi ve gitti.

  Aklımın tüm aykırı ve tüm uygun düşünce şekli eşitleniyordu. Kendi nazik dengemi bulmaya çalışırken dramatik soyaçekim hikayemi düşünmemeye çalışıyordum. Ben geçmişimin gelecek zamandaki devamı değildim, kapıdan çıkıp gittiğinde o kadar üzgün de değildim. kahve bardağını yıkayıp kuruladım, masaları sildim. 
  
  Thor çekicinin şidettini arttırdıkça ne kadar güzel bir gün dedim. Neyi algılayıp neyi hayal edeceğimi, bana anlam kazandıranı tüm 'şeyler' arasından seçen bensem o halde bir sabah uyandığında mecburiyetlerinden az önceki zaman diliminde omzunu öpen, kahveni getiren, ayaklarımı beline dolayan bendim ta kendisiydim..



26 Şubat 2013 Salı


Bir rüya gördüm…
  
  iki tane sandalyenin zor sığdığı ufak bir balkonda oturuyorum…güneşten hoşlanmıyor olmama rağmen, omuzlarıma ve enseme temas etmesinden rahatsızlık duymadığım bir öğlen vaktindeyim. banyodan yeni çıkmış ıslak saçlarını omuzlarıma değdirip gülümsüyorsun. içimde anlam veremediğim bir tedirginlikle sana bakıyorum. hareket etmeye çalışıyorum, havluyla saçlarını kurulamak istiyorum ama kaskatı kesilmiş kıpırdayamıyorum. dökülen saçlarını avucunda toparlayıp balkondan aşağı bırakıyorsun..gökyüzüne süzülen siyah yumağa bakıyorum…bakakalıyorum.

bir rüya gördüm...

  yeni yapılmış asfalt bir yoldan geçiyoruz..zeminin sıcaklığı arabanın açık camından yüzüme vuruyor. yanımda kim var bilmiyorum, yüzü net değil ama iyi hissediyorum. elimi camdan dışarı çıkarıp rüzgarı hissederken ona dönüp ‘seni tanımıyorum ama benimle hep gurur duy istiyorum’ diyorum. ve o bir şarkı mırıldanıyor. uyandığımda hiçbir zaman hangi şarkı olduğunu hatırlayamadığım bir şarkı.

bir rüya gördüm….

  içimde öldürdüğüm binlerce ‘ben’ karşımda…kimisi ona daha fazla acımamı, kimisi onu  unuttuğumu, kimisi nezaman onun için yas tutacağımı söyleyip duruyorlar. hepsi aynı anda konuşup, aynı anda susup, aynı anda gülüyorlar ve ben sadece korkuyorum.

bir rüya gördüm…

  henüz kaşlarımı almadığım ortaokul yıllarındayım. eski evimizin mutfağında annemle oturuyorum…matematik sınavından zayıf aldığım için ağlıyorum, içli içli ağlıyorum…önüme ayva tatlısı koyan annem gülümseyip kısık sesle 'baban gelmeden hepsini ye’ diyor ve ben burnumu çeke çeke tüm ayva tatlısını yiyorum.

bir rüyadan uyandım…

  günlerdir evden çıkmadım, günlerce koltuğun köşesine iliştim, camdan dışarı baktım, hareketlerim belirli bir düstura sahipti, bilincim açık sanki etrafımda soyut ne varsa avucumda tutuyor gibiydim. koşulsuz sevgi ve iyi dilekleri çaya banıp yedim, kıyafetlerimi değiştirmedim, tefekküre dalıp olmayacaklardan medet ummadım. uyanmak istemediğim tüm rüyalaradan uyandım. kalbim ne kırıktı, ne kanter içindeydim, ne çığlık attım ne de anlamlara bakmak için sözlük karıştırdım…iradem, gerçeklere inancım kadar soğuk ve hacimliydi..yine de mırıldandığın şarkıyı bilmek isterdim, benimle gurur duymasan da olurdu.


18 Ocak 2013 Cuma

...


   
   Turizm bakanlığı onaylı, birinci sınıf bir restorandaydık. Bembeyaz kolalı masa örtüsü, keten peçeteleri, gümüş takımları olan ılık ve sarı ışıklı bir yerdi burası.
   Masadaki çoğu kişiyi tanımıyordum. Mesela şu herkes adına sipariş vermeye çalışan ince bıyıklı, çelimsiz adam kimdi? Ali, Aykut, Ahmet? isminin A ile başladığına emindim..Orta yaşlı kibar garson 2007 yılına ait Merlot şarabını sessizce ve ustalıkla kadehlerimize doldururken hatırlamıştım tipsizin adını : Kemal.
   Siparişlerimiz verildi, siparişlerimiz geldi. Masadaki peynirlerin adlarını Kemal bize tek tek sayarken birden duraksayıp;

-Neydi bu peynirin adı?
-Manchego....demedim.
   
   İçkinin limitleri arttıkça derin konular konuşuldu yada konuşulduğu sanıldı. Çünkü yüzeyseldi her şey ama kahkahalar ve yakın temaslar büyüktü. Saçlar daha bir ağır hareketle elinin tersiyle omuzlardan arkaya doğru atıldı mesela. Eller bir başkasının dizinde yada belindeydi. Şehvet ve utangaçlık kana karışan şarap ve cehaletle birleşti. Fakat ben sınav sonuçlarını beklemekten sıkıntı duyan bir öğrenci gibi oturuyordum. Kravatım olsa gevşetir, gömleğim olsa ilk iki düğmesini açardım. Konu tabiki de ikinci saatin ortalarında felsefeye gelmişti. Herkes kendi aforizmalarını ve savlarını masaya yatırdı. Sol çaprazımda oturan siyah elbiseli kız;

- Neydi o toplam ağırlık sabit kalır yok olmaz kanunu? İşte ben de hayata bu mantık üzerinden bakıyorum. 
- Lavoisier kanunu....demedim.

   Felsefe bana fazla gelirdi. Çünkü çocukluk çağında okuduğum kitaplardaki filozofların durmadan beni kastettiklerini sanırdım ve bu travmayı atlatmam epey zamanımı almıştı. Avuçlarım terlemeye başlamıştı ve suratımda üç saattir duran gülümseme yormuştu beni...Bir şey yatağında, bir şey soslu, bir şeye sarılmış, bir şeyi az, bir şeyi fazla pişmiş yemeğimi yerken;

- Ne kadar sessiz ve yavaşsın, dedi kısa saçlı, ince dudaklı, sol gözü her beş saniyede bir seyiren kız.
- Hareketlerimin ağırlığı güngörmüşlüğümle doğru orantılıdır. Zaten kuram nedir bilmiyorsunuz, bırakınız da tabağımdaki bir şeyleri yiyip bardağımdaki bir şeyleri içeyim....demedim.
   
   Sadece gülümsedim ki zaten yaklaşık dört saattir gülümsüyordum. Yeni bir şişe şarap daha getirmesi için nazikçe garsona işaret ettim. Sıkıntıdan saçlarımın bukleleri dümdüz olmuştu...Kadeh kaldırıldı. Ne içindi kim içindi? Sarhoş oldukça daha çok sevmeye başlamıştık birbirimizi, daha çok 'iyi ki hayatımdasın' cümleleri sıralayıp, daha çok 'ne kadar önemlisin benim için, bizim için, onlar için' demiştik. Halbuki tüm bunlar yaşanırken bende oradaydım, o masadaydım, o sandalyede oturuyordum, kucağımdaki peçeteyi parçalarcasına çekiştiriyordum ve bir adım mesafedeydim. Ama aklım tüm bu yaşananları algılamak için istediğim gibi hizmet etmiyordu bana.

-Sen kadehini neye kaldırıyorsun?
- Yüzeysellik çağına ve uydurduğunuz, uydurduğumuz hayatlara....demedim.

  Servislerimiz değişti, tatlılar ve ayılmak için kahveler geldi..Kemal hala köşeye sıkıştırdığı güzel kıza avrupa hikayelerini anlatmaya devam ediyordu;

- Avrupada yaya geçidinde araçlar duruyor, kornaya basılmıyor. Çok acayip değil mi?
- Değil....demedim.
  
   Çünkü biz turizm bakanlığı onaylı birinci sınıf bir restorana gidip, üçüncü sınıf hayaller kurup, dirseklerini masaya dayayarak yemek yiyen insanlardık. Fa diyezi, si bemolü, bolşoy balesini bilmekle övünürdük, rüyalarımızdaki kısa süreli düşüşlerin hayatımızın ta kendisi olduğunu itiraf edemeyecek kadar yalnız ve çaresizdik......demedim.