23 Ocak 2014 Perşembe


  Masanın üzerinde birazdan tutacağımdan habersiz beyaz ellerinin haşlanmış yumurtayı soymasını izliyordum. Sıcak olmasını bilmene rağmen elinin acımasından zevk alırcasına bırakmıyordun yumurtayı. Bense filmlerdeki arkadan on saniyeliğine geçen dosya taşıyan yada telefonla konuşan figüran gibi duruyordum yanında.

  Günlerden pazartesiydi, kışın ortasında olmamıza rağmen hava tedirgin edici derecede sıcaktı. Sıkışmış hissediyordum kendimi, kapağı sıkışmış kalmış bir kavanoz gibiydim. Kurtarıcı bir an bekliyordum tüm tedirgin tavrımla. Kapı çalabilirdi, telefon gelebilirdi, elektrik kesilebilirdi. İçine saplandığım durumdan zarif bir manevrayla çıkabilirdim. 
  Günlerden salı mıydı yoksa? Yaşım ilerledikçe annem gibi davranmaya başladığımı farkediyordum. Konuşmaktan kaçtığım her an bulaşık yıkamak yada 'biraz daha ekmek ister misin' gibi cümleler benim kurtarıcımdı. Belki de bu yüzden çay seven topluluğun bir parçasıydık. Susmak ve susturmak için en ideal hareket bitmeyen çayı sorgusuzca boş gördüğün bardağa ilave etmekti.
  Günlerden çarşambaydı galiba. yumurtayı ikiye böldün. tuz, karabiber, kimyon serptin, yumurtadan hoşlanmıyor olmama rağmen diğer yarısını tabağıma koyup 'Kimyonsuz yumurta yumurta değildir' deyip kendi payını tek lokmada yedin. Masadan kalktın, musluğu açıp parmak uçlarını suya değdirip özensizce yıkadın. Soğumuş kahveni içtin, yüzündeki memnuniyetsiz ifadeni dünyanın en güzel gülümsemesiyle örttün. 'Saat yönünde kapanmayan musluklardan hep nefret etmişimdir' dedin. Bir iki cılız espiri denemelerimden sonra günün perşembe olduğuna ikna olmuştum. Bit pazarından aldığın eski paslanmış pötibör kutusunu masanın üzerine koydun, kutuyu açtın ve herhangi bir uhrevi amacın olmadan ince bir sigara yapıp bana uzattın ve 'Bugün günlerden cumartesi ve bana her şeyi anlatmalısın artık. Önerdiğin filmler, dinlememi istediğin şarkılar, çektiğin fotoğraflar yetmiyor. Gerçek cümleler istiyorum, beni omuzlarımdan sarsacak gerçek kelimelere ihtiyacım var' dedin.
  Bence bugün günlerden pazardı ve daha izlemediğimiz bir sürü film dinlemediğimiz şarkılar vardı ve benim yapabildiğim tek şey 'Dur sana bi kahve yapayım' dan bir adım öteye gidemiyordu.


18 Nisan 2013 Perşembe


   
  İki keçinin çektiği arabayla gökyüzünde dolaşan Thor çekicini tüm gücüyle sallıyordu bu sabah. Yağmurun yağması yetmezmiş gibi şemsiyeleri ters çeviren rüzgarda çıkmıştı.

  Heyecanlıydım bu sefer. Geç kalmasını hava koşuluna bağlıyordum ki genç kadın hızlı adımlarla içeri girmişti bile. Ayakkabısının topuklarını neyi ezip geçtiği belli olmayarak hunharca yere vurup yürüyordu. Topuk seslerinin bittiği yerde:

   - Acil bir kahve alabilir miyim lütfen..dedi. 
Kahve acil olmazdı ki! Fincanı ısıtmalıydım, süt ister misiniz diye sormalıydım, kalın fincanlarda kahve içmenin keyifsizliğinden dert yanmalıydım. Kahvesini daha hazır etmeden parayı cüzdanından çıkarıp barın üzerine bıraktı. Öfkeli miydi? Üzgün yada uykusuz muydu? Belki de hava 8 derecedeyken kamusal alanda çalışmanın verdiği zorunluluktan giydiği ince çorapları yüzünden üşüyordu yada sadece böyle biriydi, buydu. Ayaklarını yere vurarak yürüyen, göz teması kurmayan aceleci biriydi. Yine de kasıklarımın arasında beyaz vücudunu hayal etmekten kendimi alamıyordum. Kısa saçlarının önüne düşen buklelerindeki beyazlıklar gözle görülebiliyordu. Hareket ettikçe mandalina yada limon karışımı bir koku geliyordu burnuma. Sıkışmış bir kavanozun kapağını açamayacak güçsüzlüğe sahipken, hangi tavrından cesaret bulup sohbet edebilirdim ki?

   - Hava ne kadar güzel değil mi? dedim. 
Başını yavaşça sola çevirip gözlerini boşluğa dikti, elini hafifçe kaldırıp boşlukta gördüğü her ne ise onunla konuşur gibi konuştu benimle:

  - Yağmurlu, rüzgarlı, soğuk havalara 'güzel' denildiğine pek denk gelmemiştim doğrusu.
yumuşacık sesiyle konuşurken, en sevdiğim şarkının nakaratında kapattığım gibi kapatmıştım gözlerimi. Hiçbir kelimeyi hiçbir duraksamayı hiçbir nefes alıp vermeyi atlamak istemiyordum.

  - Bu düşünce şekli yüzünden 'kötü havaları severim' demek zorunda kalan biriyim. Oysa güneşli aydınlık bir günün kimisine bıraktığı güzel hislerden farksız şuan benim için.

  İçine düştüğü boşluktan kafasını hafiçe çevirdi ve ilk defa göz göze gelmiştik. Dakikalar? Saniyeler? İnsan hiç tanımadığı birini özleyebilir miydi?


  - Gerçekten gitmeliyim..dedi ve gitti.

  Aklımın tüm aykırı ve tüm uygun düşünce şekli eşitleniyordu. Kendi nazik dengemi bulmaya çalışırken dramatik soyaçekim hikayemi düşünmemeye çalışıyordum. Ben geçmişimin gelecek zamandaki devamı değildim, kapıdan çıkıp gittiğinde o kadar üzgün de değildim. kahve bardağını yıkayıp kuruladım, masaları sildim. 
  
  Thor çekicinin şidettini arttırdıkça ne kadar güzel bir gün dedim. Neyi algılayıp neyi hayal edeceğimi, bana anlam kazandıranı tüm 'şeyler' arasından seçen bensem o halde bir sabah uyandığında mecburiyetlerinden az önceki zaman diliminde omzunu öpen, kahveni getiren, ayaklarımı beline dolayan bendim ta kendisiydim..



26 Şubat 2013 Salı


Bir rüya gördüm…
  
  iki tane sandalyenin zor sığdığı ufak bir balkonda oturuyorum…güneşten hoşlanmıyor olmama rağmen, omuzlarıma ve enseme temas etmesinden rahatsızlık duymadığım bir öğlen vaktindeyim. banyodan yeni çıkmış ıslak saçlarını omuzlarıma değdirip gülümsüyorsun. içimde anlam veremediğim bir tedirginlikle sana bakıyorum. hareket etmeye çalışıyorum, havluyla saçlarını kurulamak istiyorum ama kaskatı kesilmiş kıpırdayamıyorum. dökülen saçlarını avucunda toparlayıp balkondan aşağı bırakıyorsun..gökyüzüne süzülen siyah yumağa bakıyorum…bakakalıyorum.

bir rüya gördüm...

  yeni yapılmış asfalt bir yoldan geçiyoruz..zeminin sıcaklığı arabanın açık camından yüzüme vuruyor. yanımda kim var bilmiyorum, yüzü net değil ama iyi hissediyorum. elimi camdan dışarı çıkarıp rüzgarı hissederken ona dönüp ‘seni tanımıyorum ama benimle hep gurur duy istiyorum’ diyorum. ve o bir şarkı mırıldanıyor. uyandığımda hiçbir zaman hangi şarkı olduğunu hatırlayamadığım bir şarkı.

bir rüya gördüm….

  içimde öldürdüğüm binlerce ‘ben’ karşımda…kimisi ona daha fazla acımamı, kimisi onu  unuttuğumu, kimisi nezaman onun için yas tutacağımı söyleyip duruyorlar. hepsi aynı anda konuşup, aynı anda susup, aynı anda gülüyorlar ve ben sadece korkuyorum.

bir rüya gördüm…

  henüz kaşlarımı almadığım ortaokul yıllarındayım. eski evimizin mutfağında annemle oturuyorum…matematik sınavından zayıf aldığım için ağlıyorum, içli içli ağlıyorum…önüme ayva tatlısı koyan annem gülümseyip kısık sesle 'baban gelmeden hepsini ye’ diyor ve ben burnumu çeke çeke tüm ayva tatlısını yiyorum.

bir rüyadan uyandım…

  günlerdir evden çıkmadım, günlerce koltuğun köşesine iliştim, camdan dışarı baktım, hareketlerim belirli bir düstura sahipti, bilincim açık sanki etrafımda soyut ne varsa avucumda tutuyor gibiydim. koşulsuz sevgi ve iyi dilekleri çaya banıp yedim, kıyafetlerimi değiştirmedim, tefekküre dalıp olmayacaklardan medet ummadım. uyanmak istemediğim tüm rüyalaradan uyandım. kalbim ne kırıktı, ne kanter içindeydim, ne çığlık attım ne de anlamlara bakmak için sözlük karıştırdım…iradem, gerçeklere inancım kadar soğuk ve hacimliydi..yine de mırıldandığın şarkıyı bilmek isterdim, benimle gurur duymasan da olurdu.


18 Ocak 2013 Cuma

...


   
   Turizm bakanlığı onaylı, birinci sınıf bir restorandaydık. Bembeyaz kolalı masa örtüsü, keten peçeteleri, gümüş takımları olan ılık ve sarı ışıklı bir yerdi burası.
   Masadaki çoğu kişiyi tanımıyordum. Mesela şu herkes adına sipariş vermeye çalışan ince bıyıklı, çelimsiz adam kimdi? Ali, Aykut, Ahmet? isminin A ile başladığına emindim..Orta yaşlı kibar garson 2007 yılına ait Merlot şarabını sessizce ve ustalıkla kadehlerimize doldururken hatırlamıştım tipsizin adını : Kemal.
   Siparişlerimiz verildi, siparişlerimiz geldi. Masadaki peynirlerin adlarını Kemal bize tek tek sayarken birden duraksayıp;

-Neydi bu peynirin adı?
-Manchego....demedim.
   
   İçkinin limitleri arttıkça derin konular konuşuldu yada konuşulduğu sanıldı. Çünkü yüzeyseldi her şey ama kahkahalar ve yakın temaslar büyüktü. Saçlar daha bir ağır hareketle elinin tersiyle omuzlardan arkaya doğru atıldı mesela. Eller bir başkasının dizinde yada belindeydi. Şehvet ve utangaçlık kana karışan şarap ve cehaletle birleşti. Fakat ben sınav sonuçlarını beklemekten sıkıntı duyan bir öğrenci gibi oturuyordum. Kravatım olsa gevşetir, gömleğim olsa ilk iki düğmesini açardım. Konu tabiki de ikinci saatin ortalarında felsefeye gelmişti. Herkes kendi aforizmalarını ve savlarını masaya yatırdı. Sol çaprazımda oturan siyah elbiseli kız;

- Neydi o toplam ağırlık sabit kalır yok olmaz kanunu? İşte ben de hayata bu mantık üzerinden bakıyorum. 
- Lavoisier kanunu....demedim.

   Felsefe bana fazla gelirdi. Çünkü çocukluk çağında okuduğum kitaplardaki filozofların durmadan beni kastettiklerini sanırdım ve bu travmayı atlatmam epey zamanımı almıştı. Avuçlarım terlemeye başlamıştı ve suratımda üç saattir duran gülümseme yormuştu beni...Bir şey yatağında, bir şey soslu, bir şeye sarılmış, bir şeyi az, bir şeyi fazla pişmiş yemeğimi yerken;

- Ne kadar sessiz ve yavaşsın, dedi kısa saçlı, ince dudaklı, sol gözü her beş saniyede bir seyiren kız.
- Hareketlerimin ağırlığı güngörmüşlüğümle doğru orantılıdır. Zaten kuram nedir bilmiyorsunuz, bırakınız da tabağımdaki bir şeyleri yiyip bardağımdaki bir şeyleri içeyim....demedim.
   
   Sadece gülümsedim ki zaten yaklaşık dört saattir gülümsüyordum. Yeni bir şişe şarap daha getirmesi için nazikçe garsona işaret ettim. Sıkıntıdan saçlarımın bukleleri dümdüz olmuştu...Kadeh kaldırıldı. Ne içindi kim içindi? Sarhoş oldukça daha çok sevmeye başlamıştık birbirimizi, daha çok 'iyi ki hayatımdasın' cümleleri sıralayıp, daha çok 'ne kadar önemlisin benim için, bizim için, onlar için' demiştik. Halbuki tüm bunlar yaşanırken bende oradaydım, o masadaydım, o sandalyede oturuyordum, kucağımdaki peçeteyi parçalarcasına çekiştiriyordum ve bir adım mesafedeydim. Ama aklım tüm bu yaşananları algılamak için istediğim gibi hizmet etmiyordu bana.

-Sen kadehini neye kaldırıyorsun?
- Yüzeysellik çağına ve uydurduğunuz, uydurduğumuz hayatlara....demedim.

  Servislerimiz değişti, tatlılar ve ayılmak için kahveler geldi..Kemal hala köşeye sıkıştırdığı güzel kıza avrupa hikayelerini anlatmaya devam ediyordu;

- Avrupada yaya geçidinde araçlar duruyor, kornaya basılmıyor. Çok acayip değil mi?
- Değil....demedim.
  
   Çünkü biz turizm bakanlığı onaylı birinci sınıf bir restorana gidip, üçüncü sınıf hayaller kurup, dirseklerini masaya dayayarak yemek yiyen insanlardık. Fa diyezi, si bemolü, bolşoy balesini bilmekle övünürdük, rüyalarımızdaki kısa süreli düşüşlerin hayatımızın ta kendisi olduğunu itiraf edemeyecek kadar yalnız ve çaresizdik......demedim.
  
                    


20 Aralık 2012 Perşembe

:/



    İsteksiz bir hareketle geri gelmiştim masaya, minderi olmayan ahşap sandalyeye oturmuştum..İçim sandalyeden daha rahatsızdı.

    İlhamımı kaybettiğim bu dönemeçte anımsamıştım seni..vanilyayla çilek karışımı kokan sevgili Eylül sarıgiller...'Sen nasılsın, neler yaparsın' sorularının eşiğindeydim. Verebilecek cevaplarım, anlatacak güzel hikayelerim olsun isterdim. Ama hayatımın kısm-i azamı A noktasından B noktasına bir türlü gidememekten ibaretti. Mantık yardım etmiyordu, müştereklik ölmüştü...İnsan tabiatının gereği gülümsemiştim, ama suratımda eğreti durduğunun farkındaydım..

    Sevgili Eylül..Eylülcüğüm,

  Öğretiler üzerine hareket ediyoruz. Bir şekilde biliyoruz ne zaman arayacağımızı, ne zaman yemek yiyeceğimizi, ne zaman öfkelenip, ne zaman öpeceğimizi. Anlık hareketlerden korkuyoruz, manevi açlık çekmemize rağmen düstursuzca çekip gidiyoruz. Anlatıyor karşımdaki, en sevdiği filmleri, okuduğu kitapları, eski sevgililerini, ayrılıklarını. Gerçek tam bu anda nedir eylül? Bakış açısı mı? Somut bir varlık mı? Gerçek beyaz lake üzerine yeni cilalanmış bu masa mı? Duvardaki boş bir tarlanın resmi olan yağlı boya tablo mu? Üzerinde şeker, tuz, çay yazan kavanozlar mı? Gerçek bir avuç dolusu kuru analizlerim mi? Planlarım mı? Kaygılarım mı?.

   Birden 'bilmiyorum' demiştim..Karşımdakinin tam olarak ne sorduğunu hatırlamıyorum ama ağzımdan dökülüveren kelime bu olmuştu..Bilmiyordum..Kendi bilmezliğimle alay ediyor, kendi bilmezliğime övgü dolu methiyeler diziyordum...Gözbebekleri küçülmüştü, artık bakışlarını benden kaçırıyordu, eli daha sık telefonuna gider olmuştu. Sevmemişti beni, hoşlanmamıştı benden. Kabulümdü. Mağlubiyet hakkında çok şey bilirdim, mükafatımdı.

  Sevgili Eylül...Eylülcüğüm,

  Parmaklarını saçlarımın arasında gezdirdiğin o gün, bana yaklaşan bütün gölgelerin her şey olacağını, her yeri kaplayacağını, içimdeki koca boşluğu dolduracağını  ve seni hatırlamak için meşguliyetlerimi bahane edip o masayı terk edeceğimi aslında biliyordum, biliyordun..



14 Kasım 2012 Çarşamba

:(



   9.30'a kurduğum alarm çaldığında saati ertelemek için kendimden de bir yarım saat ilave etmiştim. Aslında 10.00'da kalkacaktım ve bu küçük oyunu oynamaktan zevk alıyordum.

  İsteksiz bir hareketle her zaman aynı yerde duran terliklerime bakındım, bulamayınca sinirlendim. Onunla beraber olduğumdan beri evdeki eşyaların yeri hiç değişmemişti halbuki, o terlik ısrarla yatağın başucuna konurdu

  Ben bugün onu terk edecektim!! Hangi anda, hangi cümleyle yapacaktım bunu bilmiyordum. 'Biraz daha kahve ister misin' in akabinde yada 'Bu etekle bu kazak olmuş mu' nun ardından. Emin değildim ama bugün terk edecektim.
  İçeride mutfakta sesi geliyordu. Tam şu anda ne yaptığını biliyor olmak beni sinirlendirmişti ve hızlıca balkona çıktım. Emindim, şimdi önce kendine bir bardak su doldurdu, mutfaktaki apartman boşluğuna bakan kenarı kırık küçük camı değiştirmenin zamanı geldi diye düşünerek suyu içti, geçen kış ördüğü ve komik bulduğu için kullandığı beyaz mavi ipli masa örtüsünü çekmeceden çıkarıp buzdolabının kapağını açtı, kahvaltılıkları tepsiye dizdi, bit pazarından aldığı küçük cam kapaklı peynirlikler, zeytinlikler, annesinin yaptığı salçayı içi papatya desenli çukur kaseye koyup üzerine zeytinyağı döktü, doğadaki tüm rutin işler iki kişinin zor sığıdığı o mutfakta gerçekleşiyordu,
    -Yumurtayı omlet mi istersin, menemen mi? diye bi soru sordu.
    -Farketmez..dedim.
  Farketmezdi. Yumurta bugün kırılabilirdi, haşlanabilirdi, adlandıramadığım tüm duygularıma yumurta bile diyebilirdim. Balkon kapısını kapayıp içeri girdim, masaya yaklaşırken evdeki eşyaların renklerinin canlılığı keyfimi daha da çok kaçırmıştı. Bu kadar eşya, bu kadar anı, bir kamyon yanaşsa apartmanın önüne her şeyi yüklese tüm ağırlığım hafifler miydi?. Birden zor nefes aldığımı farkettim. Ya bana 'NEDEN' diye sorarsa? En büyük cevapsızlığım 'NEDEN' sorusu çünkü. 'NEDEN' fobim. 'NEDEN' e diyebilecek hiçbir düzgün yanıtım yok. 'NEDEN' için bir kaç film, biraz kitap ve yemek tarifi verebilirim, ama 'NEDEN ayrılmak istiyorsun' sorusuna nasıl bir cedvap vereceğimi bilmiyordum.
  Kalorifer peteğinin yanındaki ayakları hafiften paslanmış masaya sevimsiz örtüyü serip kahvaltılıkları getirdi. Koltuktan kalkıp masaya gitmem dört adımdan ibaretti belki ama bitmiyordu sanki o yol. Avucuma bir parça ekmek aldım, yeni aldığı kahve makinasından demlediği kahveleri fincanlara doldururken başımı kaldıramadım, bakamadım, teşekkür edemedim, ekmeği yumurtanın sarısına batıramadım, zira artık yumurta sevmiyordum, söyleyemedim, yapamadım. avucumdaki ekmeği ölesiye sıkmaktan bir adım öteye geçemedim,
  -Neyin var, aç değil misin?
  Öylece baktım. Onu ilk gördüğüm gün geldi bir an aklıma, çalıştığım restorana gelmişti. Arkadaşlarıyla sohbet ederken çantası sandalyenin köşesinden düşmüştü ve içenden yere dökülenleri toplarken eteğinden çorabın bittiği ve tenin başladığı yeri görmüştüm. Bembeyaz, sanki yıllardır güneş yüzü görmemiş bacaklarına bakakalmıştım, utancım şehvetin kattığı heycanla kan akışımı hızlandırmıştı. Yanına yaklaşıp yardım etmeye çalıştığımda nefesimi tuttuğumu hatırlıyorum.
  Masadan kalktım, tek kelime bile edemedim. Birden içimdeki koca boşluk derin bir nefes almıştı, bütünüyle yer kaplayan duygularım, hacmi geniş çift kişilik yaşantım tuzla buz olmuştu. Ne bu mutfağa, ne bu yatağa, ne bu balkona, ne bu şehire sığıyordum. Koridorda yürüyüp banyonun önünden geçerken avucumda hunharca sıktığım ekmeği farkedip elimi gevşettim, durmadan damlatan musluğun tamir edilmesi gerektiğini hatırladım, üstümü değiştirip lacivert bordo kareli gömleğin düğmelerini yukardan aşağı doğru ilikledim, haftalardır suyunun değişmesini dört gözle bekleyen bardaktaki çiçeğin suyunu değiştirdim, eğilip kenarları çift tokalı kahverengi ayakkabılarımın bağcıklarını bağladım, bir çift cümle kurmak istedim, sadece bir çift, sonra kelimelerin ne kadar anlamsız ve yük olduğunu farkettim, amacını aşan bütün kelimlerden kurtulup bir daha geri dönmemek üzere evden çıktım.


  
  


2 Kasım 2012 Cuma

!


  Yıl 1981. Yaklaşık 30 yıl kadar evvel, tepede güneş can yakarken İskenderun'da, bahçeli, incir ağaçlı bir evde dünyaya geldim. Aylardan hazirandı. Gözlerimi açtığımda kahverenginin en iğrenç tonuna sahip oymalı bir koltuk görmiştim ilk önce. Köşede hiç kullanılmadığı belli olan masaj aleti, duvarın bir kısmı rutubetten dolayı gözle görülür kabartılara sahipti. Eminim o vitrindeki şişenin içinde viski yoktu ve eminim o beyaz üzeri papatya desenli tabak takımı gazete kuponu ile alınmıştı. Zevksiz ve orta sınıfın altında bir ailenin eviydi burası, tadım kaçmıştı ama merak ettiğim tek şey burcumun neye denk geldiğiydi. 
  Sigarayı söndürmeden sonsuz bir döngü içerisinde içerdi babam. 70'ler, darbe zamanları, grevler, yoksulluk ve mutsuz evliliği görünüşünü, kişiliğini şekillendirmişti. Pos bıyıklarını burarak, su yeşili gözlerini kısarak, anneme dönüp 'adını ne koyacağımı biliyorum' dediği anı bugün gibi hatırlıyorum. Dönem itibari ile zor bir isim beklemiyordum. Siz deyin 'barış, deniz', ben diyeyim 'ulaş, devrim, özgür'.
  Boticelli'nin tablolarındaki al yanaklı bebelerin aksine çelimsiz ve sürekli hastalanan bir çocuktum. Beynimin büyük bir kısmı su ile kaplı olduğu altı yaşlarındayken babamla ilgili şunu keşfetmiştim; bütün cümlelerinin sonu 'sikeyim' ile biterdi. Uzunca bir süre bunun küfür olduğunu anlamamıştım. sikeyim o yaşlarda benim için bir fiil, bir yüklem, bir zaman belirteciydi. Hatta zamansız zamanların sonunu eklenen edat, tümleç, ayraçtı.

   -Sistemi sikeyim, düzeni sikeyim diye başlayan diyaloglar soncunda annemin her seferinde yemek masasını terk etmesinden çok zaman sonra anlamıştım, babam duygularını tuhaf bir lisanla belli ederdi, babam ellerini her zaman tüm gücüyle sıkardı ve öfkesinin nereden geldiğini unutmuştu.

   Çekirdek ailem kavram olarak özgürlüğü yanlış yorumlayan bireyler olsalarda beni her fırsatta özgürce büyğttüklerini dile getirirlerdi. Hiç sevemediğim evlerini terk ettiğimde 19 yaşındaydım. Çürüme süresini hızlandıran büyük şehirdeydim artık. Dışarısı denilen dünyayı lise bahçem kadar zannetmiyordum elbette. Acımasızlık, yalnızlık, mücadele ismimin üzerimde bıraktığı ağır bir yüktü zaten. İlginçtir, o dönemlerde boğazıma kadar gelen şeyin gün içerisinde yediklerim olduğunu zannederdim. Meğersem tarifsiz metalik acı bu tat, gelecekteki yalnızlığımın somut karşılığı olarak göğsümden çıkıp ağzıma kadar gelmesiymiş.


  Yıl 2012. Ihlamur kokan Beşiktaş'ta, 50 metrekarelik, balkonsuz, bahçesiz, daha önce mavi olup, sonradan sarıya boyanan bir apartmanında ikamet ediyordum. Artık farazi düşünceleri bir kenara bırakmıştım, aklımın gerçeklik mefhumuna güveniyordum. İvedi hareketlerim geçmişte kalmıştı. Bir arpa boyu yolun; akıntıya kürek çekmekle, rüzgara doğru yürümekle aynı olduğunu biliyordum ve katettiğim mesafeler tam da bu kadardı. Kişisel bunalımlarım, gizlenen zaaflarımla 31 yaşındaydım. Evimin dışındaki niteliklere kendimi mahkum etmemek için gittikçe az konuşan biri olmuştum. Kısa cümlelerim can simidimdi. Daha fazla soru istemiyordum hayatımda ve kimseye duymak istediklerini verebilecek gücü de bulmuyordum kendimde. Ayaklarımı uzatıp rahat bir yer aramayı bırakmıştım. Şimdi çok nadir de olsa ara sıra telefon açıp:
   -Seni özgür bıraktım, özgürce yaşa, tezahür et, yolunu bul diyen babama, izin verirse tam da onun anlayacağı dilde cevap vermek istiyorum;
  -Özgürlüğü sikeyim babacığım..