19 Temmuz 2022 Salı

   

   Biçimini önceden hayal ederek bir şekile benzettiğiniz, bir kalıba otutturduğunuz ilişkilerde asla yerim olmayacaktı!!

Varlığımın öneminin kalmayışının provasını önceden yapmış olmanın verdiği rahatlıkla balkon konuşmamı yapabilirdim bu bilgi üzerine artık; zihnimde canlandırdıklarım kadardım, ederim buydu, biliyordum, aksini düşünmemiştim, sanki şüphe uyandıran merhamet dışkılıyordum da müsait olmaya itiyordum etrafımdaki müstesna canlıları..Temel arzularımın tatmininin sorumlusunun ben olduğunu biliyor, uygulanan kuvvetlere ağırlığımın merkezinin yönünün başka yere kayma ihtimaline rağmen direnç gösterebileceğimi düşünüyordum...evet, düşünebiliyordum zaman zaman..

    Zihnimin farkında olması ile ilerlemesi arasındaki asabı bozacak derecedeki yavaşlığı uykumu getiriyordu, zekamın gerilediğini bulamadığım kelimelerden ve bu yüzden kuramadığım cümlelerden farkediyordum..artık konuşamaz olmuştum, aklımdan geçen sözcükler yer bulamıyordu bir türlü..Vasatlığı işaret edeceğim zaman vücudum tepki verebiliyordu sadece onun dışında köşede duran, saksısının değişmesinin gerektiği elzem olmasına rağmen, hatırlanan ama asla uygulanmayan o çiçek gibiydim..Ben de sorun etmiyordum açıkçası artık, sığıyordum bu kahverengi plastik ve altı beş delikten oluşan saksıya..Güneşe ihtiyacım yoktu...

Zaten ben sadece kışın güzel şeyler düşünüp sadece kışın güzel cümleler kurabilen biriydim..





   


   

26 Nisan 2022 Salı

    

   Ay’ın kendi karanlık tarafından gelmiştim o gün, yarattığın kendi dünyanın içine zarifçe, zahmetsizce davet etmiştin..nükteden, dağınık saçları olan ve göz temasından kaçınmayan biriydin, tüm dikkatiyle dinleyen biri mi yoksa doğası gereği mi böyle diye düşünürken ve karanlığımda süzülerken ben, elime şarap kadehini tutuşturup ‘kırmızı sevdiğini hatırlıyorum’ diyerek bir adım daha atmıştın..

   Neyi temel olarak almak gerektiğini bilmeden kapına geldiğim o günü hatırlıyor musun? Tanrısı olduğun krallığının kapısında bir toz zerresi olarak dikildiğim o günü? Mevcudiyetin tüm varlığınla evinin her yerine sirayet ediyordu, kendime koltuğun köşesinde minicik bir yer bulabilmiştim, kocaman devetabanın, duvarıda kimlere ait olduğunu bilmediğim bir kaç fotoğraf, makul genişlikte salonun, eski görkemli yemek masan, bana çok az yer bırakmıştı evindeki eşyaların, hatta yanlış hatırlamıyorsam kadife küçük koltuğun benden hoşlanmamıştı. Kemiklerim sorgusuzca razı gelmişti yine de bu krallığa ve içinde bulmuştum kendimi..Vücudumun dörtte üçü o koltuğun köşesinin içine girmek ve yok olmak istiyordu, vücudumun kalanı belki kadeh kaldırırız yeni yıla, belki güleriz komik olmayan bazı hikayelere diyordu..

  Zihnimden geçen binlerce cezbedici yalanları, çocuk ilkelliğindeki tavırları müdahaleci bir yaklaşımla simule etmiştim, üzerime giydiğim ince beyaz gömleğin düğmelerini cömertçe açmış sadece arzulanmanın nasıl bir duygu olduğunu hatırlamak istiyordum. Elimdeki şarap kadehini asasını bırakmayan bir kral gibi tutuyordum, tüm dikkatimle seni dinlemeye çalışsam bile düşüncelerimin anlaşılacağından duyduğum korku merhametsizce tüm reflekslerimi ele geçirmeye başlamıştı. Elimdeki kadehi kontrol edemiyordum artık, ideal olmayan şartlar edgar allan poe’nin kuzgunu gibi belirivermişti tepemde. Retorik sanatçılarından arakladığım en havalı kelimelerle kurduğum cümleler nafile kalmıştı, ne desem tepemdeki kuzgunun söylediklerinin gölgesinde olacaktı ;
‘hiçbir zaman’
‘hiçbir zaman’

     Tanrısı olduğun krallığına sunduklarım yetersiz kalacaktı, içi boş merhamet değildi istediğim, suçun bir kısmı habitatımdandı, meraklı tabiatımın sormak ve yapmak istedikleri başkaydı. Evinin artık bana küçük geldiği o anı hatırlıyor musun? Duvarlarının gittikçe üzerime doğru yakınlaştığı ve betonun verdiği ısı ve sıkıntıdan başka bir şey hissedemediğim o anı? Tenhalığa duyduğum aşk ve açlık kulaklarımda bir fısıltıya dönüşmüştü :gitmelisin buradan diyordu..Biliyorum, farkındayım, anlıyorum da,
‘hiçbir zaman’
'hiçbir zaman'





26 Nisan 2021 Pazartesi

   

   Kendimi tekrar ettiğimi söyledin, hatırlamanın yarattığı yeri, dolmayacak boşlukları taze anılarla doldurmakla uğraştığımı söyledin, depresyona girmiş, tek bir yaprak bile vermemeye and içmiş çiçeklerimi iyileştirmek için gösterdiğim çabayı hayatımın tümüne neden göstermiyorum acaba diye söylenmeye devam ettin.

    Koordinatlarımın güvensizliği gösterdiğini biliyordum. Zihnimin bilinçli parçası nesnelliğe takılan insanlar ile arama kütlesel bir boşluk koymam gerektiğini düşünürken, zihnimin disiplinsiz parçası mutfak önlüğünü giyip kendime bugün ne yemek yapsak diye sormayı tercih ediyordu. İştirak ettiğim sohbetlerde gönülsüzce, çarpa çarpa dahil olduğumu da söyledin gözlerimin içine baka baka. Kabul ediyorum, tefekkür; görüş mesafemi kaplayan bir sis etkisinde oluyor zaman zaman, bu kadar yüklenen anlamlar beni yoruyor ve kendime anonim kalıyordum.

    İşitme mesafesinden çıktıktan sonra her şeyin daha da güzelleştiğini, kişiliksiz, vasatlığın örneği bir takım aşk betimlemesinin uzaklaştığını, hafızamın gıdıklanmaya ihtiyaç duymasına gerek kalmadan tüm anıları kristalize edip önüme sunmasını sana iştahlı iştahlı anlatıyordum, aslında bu bir anlatı bile değildi, bu bir bildiriydi..Varlığından şüphe duyduğum dostlarımın tamamlayan değil de eksilten yanlarını görmek nasıl davranmam gerektiğinin tebliği gibiydi. Böyle darbelere karşı garip bir tatmin duygusu yaşadığımı itiraf ettim, sonra özel günler için sakladığım şarabı açtım, uzun saçlarımı sol kolumda duran siyah lastik toka ile gelişigüzel topladım, dolaptaki sebzeleri çıkarttım. Mutfağın kapısına dayanmış beni dinliyordun tüm ağırlığını sağ omuzuna vererek. Sabır dedim; sabır benim için artık hamurun mayalanmasını bekleyerek geçen süreden başka bir şey değil, istersem ihtiyatlı davranabilirim, dilersem mübalağaya başvurabilirim, hacmi geniş yaşantımı tuzla buz edebilirim yada her yeri okaliptus ile kaplayabilirim, istersem tüm yemekleri hangi ölünün evinden geldiğini hatırlamadığım bir eşi dahi olmayan tabaklara koyabilirim. Bunları söylerken sarı yaldızlı bardağı seçmiştim senin için. Uzun süre gözlerin ellerimin hareketlerine takıldı, sebzelerin kabuklarını soymamla başlayan serüvenin şarabı doldururken durup sana bakmamla bitmişti..
   
  Pençelerini kendine geçirmen kaçınılmaz, hakikat ile cezbedici tüm yalanların arasında kalman, alternatif bir yaşam hikayesine tutunman, disiplinsiz, kayıtsız, beyhude olduğunu düşündüğün ilişkileri zahmetsizce geride bırakman havada salınan bir yaprak gibi.. düşmen an meselesi!!! dedin..
  
   Bugün fırında patates, nohut köftesi, çikolatalı kurabiye var dedim, Örümcek ağı ile dokunmadı bedenim, parçalarıma ayrılabilirim dedim ve kadehimi kaldırdım,
 
  Yine mi yeni yıla içiyoruz, dedin,
  Elbette, dedim..





5 Ocak 2021 Salı


 Rotası hakkında pek de bilgi sahibi olmadığım bir yola giriyormuşum gibi hissediyorum. Boynuma bağladığım kurdelenin zaman zaman sıkıştırması zaman zaman rüzgarla beraber uçuşmasının ihtişamını izliyorum.


  Debeleniyor muyum?

Adil olmayan tüm soruları, belirgin bir hastalık gibi kendime soruyor olmam tabiatımın felakete doğru sürüklenmesine alışkın olmamla eşdeğerdedir belki de. Biçimsiz cümleler, fonksiyonsuz çözümler, şefkatli, uyku öncesi öpücük gibi kurgusal romantizmler zihnimin ham ve dağınık kısmından çıkıp, kahvaltı masasında yada bir filmin tam ortasında beliriveriyor çoğu zaman.


  Hak ediyor muyum?

Mücadele belirtisi bile göremediğim için kibar bir kayıtsızlığa düştüğümü itiraf edebiliyorum artık.


  Tahammülsüz müyüm?

Yaşamın tahrik edici doğasını eşit parçalara bölüp her gün kendime makul nasihatlar veriyorum.


  Sevgisiz miyim?

Kayıplarımı, kan kaybedişlerimi çöpe atıp, bir zamanlar öptüğüm dudakların sıcaklığını temmuz sıcaklığına tercih ediyorum.


  Öfkem sıkıntıya mı dönüşüyor?

Cömertçe kullandığım anlayışımı rafa kaldırıyorum, onun yerine güzel yemekler yiyorum, bazen baş ağrıtan bazen de harika şaraplar içiyorum.


  İhtiyaçlarım dışındaki hiçbir şeye ilgi duymuyorum diye kendime kızgın mıyım?

Merhametsizce gelmiyor eskisi gibi düşüncelerimin anlaşılmayacağından duyduğum korku. Sahne ışıklarını arayan eski bir tiyatro oyuncusu gibi melankoliyi arzu nesnesi haline dönüştürmeye gerek duymuyorum.


yalnız mıyım?

...




13 Eylül 2020 Pazar

  
  Kusurlu ilişkileri geliştirmek, büyütmek, güneşte bekletip vitamin vermek gibi bir beceriye sahibim. Bu becerimin karşılığı genelde insafsızca, merhametsizce yok olmalarını izlemek olur. Hislerimi tercüme etmek adına mübalağaya baş vurduğumun fakındayım, yine de beceriksiz buluşmamı anlatmak isterim size.
  
   Hayatımın her bir parçasının dağılmasını önleyen tutkal gibi gezindiğim, farklı yollar, farklı disiplinlerde, farklı yöntemler uyguladığım bir zamanda mesaj atmıştım ona,

  -Kahve içelim mi?
  
  Sadece yer ve saati belirttiği mesajından sonra zihnim, ideal olmayan koşulları aramaya başlamıştı bile. Kendimle yaşamaya başladığım şu 39 yıllık süreçte beni asla yanıltmayan ve şaşırtmayan aklımın oyunları ivedilikle devam ediyordu. Kimi zaman bu buluşmaları diplomatik yollarla bertaraf etmişsem bile bu sefer kendi kendime sürpriz yapıp yarım saat önceden oturmuştum ahşap sandalyeye. Ben miydim kaskatı olan sandalyenin kendisi mi hala bilmiyorum.

  -Erken mi geldin yoksa ben mi beklettim seni?
  -Erken geldim, vücudumun tüm parçalarının önce mekana adapte olması gereken bir zaman dilimine ihtiyacım var da.
  -Bu söylediğine gülersem alınır mısın?
  -Asla!!

  Gülmüştü. Dudağının sol tarafındaki et beni yeniden görmek heyecanlandırmıştı beni, düşüncelerimin anlaşılacağından korktuğum için ne içeceğini sordum hızlıca,

  -Seni elinden şarap kadehini alırsam geriye savunmasız biri kalırmış gibi hatırlıyorum o partiden. Sanırım bir hata yaptım kahve içmeyi önererek.

  Sürdürülebilir bir öz saygıya sahip olduğum için söylediklerinin asılsız olduğunu belirtmedim, gülümsemiştim ki ilk tanıştığımızda da söyleyecek sözlerim varken bile gülümsemeyi tercih etmiştim. Soğuğun yüzümüze vurduğundan mıdır bilmiyorum ama yürürken hiç konuşmamıştık, hızlı adımlarla yürüyor hatta yürümüyor arkasından koşarcasına yetişmeye çalışıyordum. Küçük bir ara sokağa girdik eski bir apartmanın ikinci katına indik, inerken ışık yanmadığı için el yordamı ile duvar yada lamba yada trabzan ararken adımlarımız yavaşlamıştı. Bazen zamanın akmadığı anlar olur, yada benim küçük zihnimin yeniden romantizmin kollarına atıldığı o andır, bilinmez. Ama o merdivenlerden ağır ağır inerken zaman durmuştu,
  
  Büyük, paslanmaktan yeşile dönmüş demir kapıyı araladı, içerisi küçük sarı ışıkla aydınlatılmış bir yerdi. Buraya daha önce de geldiği garsonun onu tanımasıyla kendini belli etmişti. Barın köşesinde küçük masayı ona gösterirken adıyla hitap etmesi keyfimi kaçırmıştı. Her şeyin keyfimi kaçırcağı belliydi. Bir elinde asası diğer elinde beyaz şarap kadehi  ile özgüvensiz kişiliğim halden anlamaz bir şekilde karşı masada peydah olmuştu çoktan. Beyaz şaraptan nefret ediyor olmama rağmen,

  -Kırmızı şarap değil mi?
  -Evet, yani eğer senin içinde sorun olmazsa,
  -Heyecanlı mısın?
  -Evet.

   Gülümserken bilerek mi yoksa tesadüfen mi bilmiyorum dizleri dizlerime değmişti. Büyük klişe, panik halinde çaresizlik artık ne ararsam vardı zihnimde. Bağışıklığım yoktu belki bu davranışlara ama yabancı da değildim,


  -Bu akşam seninle sevişeceğim. Muhtemelen aklından geçen tahmin edemediğim binlerce kapıdan girip çıkacağından dolayı anın keyfini çıkaramayacak önce kendine sonra bana öfke duyacaksın. Ama ben bir süre daha bekleyeceğim, nedenini bilmediğim bir sebepten dolayı sana zaman, alan, yumuşak zemin, müsamaha, tevazu göstereceğim ve ben orada seni beklerken sen vücudumun her santimini öpüyor olacaksın. İdeal bir anlaşma bence, ne dersin?

  Nutkum tutulmuştu. Kendimi bu kadar sesli duymaya alışık değildim, gereğinden fazla hakikat başımı döndürmüştü ama buna rağmen bir an önce de gömleğinin düğmelerini açmak istiyordum.

  -Hikayeni destekleyen yada aksini ispatlayan deliller elbet sunabilirim sana, çoğu yerde haklı da olabilirisin. Genelde belirgin bir şekilde hissettiğim ‘yokluk’ duygusunun karşı tarafa bu şekilde geçtiğini duymak sarstı. Serbest prensiplerim bu söylediğini kabul etmez bahaneler sıralar buradan çoktan giderdi. Ama günün sonunda her yerini öpmekle final yapacaksam ve sen bana rağmen bir süre gitmeyeceksen güzel bir anlaşma olduğunu düşünüyorum. 

  Kadehimi kaldırmıştım, o da kadehini kaldırıp,

  -Yeni yıla, demişti.
  -Neden sürekli kadehini yeni yıla kaldırıyorsun?  
  -Yeni yılların geçtiği akşamları hep kaçırıyorum çünkü.

  Kusurlu kendimi geliştirmek, büyütmek, güneşte bekletip vitamin vermek üzerine taksi çağırdım. Elinde asası ile özgüvensiz kişiliğimi hesabı ödemek üzere arkamda bırakmıştım, çünkü ben beyaz şarap sevmem!!


                                




19 Mayıs 2020 Salı

  

   Paranoyak ketumluğumun müsaade ettiği sürece en yalın haliyle anlatmak isterim size onu ilk gördüğüm günü yada sadece o günü.

  Tecrübelerin bahşettiği ölçüde kalabalıklardan, yeni tanıştığım insanlardan uzak duran, kendime yakın bulamadığım harici nesnelerle temasa geçemeyen, 
sürdürülebilir bir öz güvene sahip olamayan, tevazu göstermekten usanan beynimin doğru zamanda doğru cümleyi bir türlü kuramayan biri olarak lojistik anlamda hazırlıksız yakalandığım bir davetteydim o gün. Katılmamak için sıraladığım kimine göre bahane bana göreyse paha biçilemez sebeplerim beyhudeydi ve oradaydım.
Elimdeki kadehime sıkı sıkıya bağlıydım. Eviriyordum, sağ elimden sol elime aktarıyordum, kendi ekseninde çeviriyordum, boş kalmasına asla izin vermeyip yenisini dolduruyordum. Durmak, eylem olarak nefes almak kadar zahmetsizdi benim için.
   Suratıma takındığım gülümseme o akşam giydiğim elbise ile mükemmel bir bütünlük oluşturmuştu. Bazen yanımda beliren ikili üçlü gruplara bir iki cılız espiri denemeleri yaptığımı bile itiraf edebilirim.

 - İyi seneler, deyip kadehini kadehime tokuşturduğun o an mıydı acaba ilk karşılaşmamız?
 - Affedersin, sanırım yanlış kişinin doğum gününü kutluyorsun,
 - Ben yeni yılı kutluyordum aslında,
 - Şubat ayındayız,
 - Ocak ayında çok hastalanmıştım. O epizotu kaçırdım,
 - Pekiala, iyi seneler o zaman.

   Karanfil yada reçine emin değilim ama burnuma sen hareket ettikçe gelen koku bunlardan biriydi.
  Aklımın ivedilikle tüm olumsuz düşünceleri açığa çıkarmasını bekledim, çünkü an meselesiydi benim için, ama hiçbir davranışın zihnimde çirkin sayılabilecek kapıları açmaya yetmemişti ve bu benim için şaşırtıcı ölçüdeydi, yeniydi, hatta tedirgin ediciydi.

- Kendime bir içki daha alacağım, ister misin?
- Evet biraz daha şarap hiç fena olmaz,
- Emin misin?
- Şaraptan mı?
- Kadehsiz elinle bir süre baş başa kalmaktan?

   İtiraf etmeliyim komikti ve güldüm, üstelik bu ayna karşısında tekrarladığım çalışılmış bir gülümseme değildi. ‘Memnuniyetsizliğimin fonksiyonel bir davranışı değil bu’ demek istedim. Ama fazla uzun cümle kuruyorsun ve insanları yoruyorsun diyen arkadaşlarımın sözlerini hatırladım. Böyle zamanlarda işlevsel tavsiyelerin ortalarda gözükmemesi aşağı hatta daha da aşağı çekiştiren önerilerin pirüpak bir şekilde zihnimde yer etmesi keyfimi kısa bir anlığınada olsa kaçırmıştı.

- İdare edebilirim bence,
dedikten sonra ellerimi elbisemin ceplerine koydum. Yanaklarımın şaraptan kızardığını düşünmek istedim ama o elinde iki kadeh şarapla geri gelip, burnunu kulağıma kadar yaklaştırıp,
- Kırmızıydı değil mi? demesinden bunun sadece şarabın etkisi olmadığını anlamıştım.

  Onu ilk o gün mü görmüştüm emin değilim. Tahmin etmesi zor doğası mı, içinden çıkmana izin vermeyen soruları mı, disiplinsiz gibi duran ama aynı zamanda şiirsel bir alan da yaratan sosyal iletişim şekli mi orada uzunca bir süre kalmamı sağlamıştı hala tam olarak hatırlamıyorum.

- Bahçe kapısına yaslanan siyah boğazlı kazak giymiş kişiyi görüyor musun? O benim eski sevgilim, iki hafta önce ondan ayrıldım,
- Pekii. Bunu şu anki iletişimimizi etkileyecek bir bilgi olarak mı yorumlamalıyım? Özlüyor musunun onu mesela? Üzgün yada heyecanlı mısın?
- Sınıfsal kimliği göz önüne sokmak gibi performatif üslubu olan birisini özler miydin yada onu gördüğün için heyecanlanır mıydın?
- Bir zamanlar sevgilin olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu bilgi ama,
- Evet, doğru. İlk zamanlar bunu ‘rafine zevkler’ diye kodladığımı itiraf etmeliyim ve nasıl göründüğünün farkındayım,
- İlişkin ne kadar sürdü?
Gülümsedi. Vereceği cevabın süresi, kafamda onu bir yerden alıp başka bir yere taşıyacağımı düşündürtmüştü ona muhtemelen. Aslında hepimiz biliyorduk rafine zevklerin aksi anlamının ne olduğunu,

- Benimle flört mü ediyorsun? demişti aniden,
- Altı ay? 
Biraz daha sokulup,
- Belki de benimle öpüşmek istiyorsun?
- Hayır olamaz, bir yıl mı? Gerçekten mi?

  Aynı anda gülümsemiştik. Artık ayak uçlarıma kadar kırmızıydım ve bundan rahatsızlık duymuyordum. Tam bu noktada etrafımda tanıdık yüzlerin olmamasından duyduğum mutluluk mahcubiyete dönüşmüştü, bazen eylemlilik eksikliği gösterirdim hem davranışlarımda hem hislerimde. Bunu onaylayacak yada ertesi günü hatırlatacak tanıdık kimsenin olmaması  davranışlarımda ve hislerimde eşit ölçüde makul haraket etmemi sağlıyordu ve rahatlatıcıydı.

- Bir yıl, ama bir kere ayrılma teşebbüsü göstermiştim. Zayıf insanlara karşı bir zaafiyet durumum var. Onu çaresiz görmek, hatta ağladığına tanık olmak ayrılma fikrimden vazgeçmemi sağlamıştı. Bana muhtaç olduğunu düşünmekten zevk alıyordum sanırım.

   İçkilerimiz bitmişti, bu sefer yeni içki getirmeyi ben teklif etmiştim. Gitmesi gerektiğini söyledi, istersem onu arayabileceğimi, kahve içebileceğimizden bahsetti. Ne yüce gönüllülüktü bu diye içimden geçirip gülmüştüm. Sanırım son bir saattir her şeye gülümsüyordum.
  Hayatıma ne zaman hangi ara girip hangi ara çıkacağını asla kestiremediğim ilişkimin başlangıç hikayesi mi  demeliyim yoksa bitiş hikayesi mi bilmiyorum. O yokuş aşağı sürüklenmenin ilk tohumlarının atıldığı gündü o gün. Aylardan şubattı, yeni aldığım minik topuklu ayakkabı ayağımı sıkıyordu, bir şarap daha içmiştim, kontrolsüzce gülümsüyordum, dışarıda hava keyif verici derecede soğuktu, yanaklarım kırmızı, ellerim gümüşi bir renkte görünüyordu ve şarap kadehini hunharca sıkmaktan ne ara vazgeçmiştim acaba diye düşünmeye başlamıştım.

                       




3 Mayıs 2020 Pazar

      
    Alternatif bir tarih uydurması yapıp hakikati göz göre göre çarptırarak bir hikaye anlatmak isterim size..Birbirinin benzeri mağduriyetleri sıralamadan, kantarın hassas kısmını bir kenara atıp ivedilikle ondan bahsetmek isterim size..

    Onu tarif etmek için ne rafine diyebilirim ne de şiirsel. Gözlerimi kamaştıran bir güzellikten asla bahsetmiyorum. Kusurlarıyla, kibar bir kayıtsızlıkla sarfettiği cümleleriyle, disiplinsizliği ve itaatsiz saçlarıyla yanıbaşımda duran ondan bahsetmek isterim size..Yedi düvele sorsam hayatıma ne zaman hangi ara girdiğini asla cevap alamam. Başı ve sonu olmayan sohbetlerimde aniden beliriveren hakikat ile cezbedici yalanları peşi sıra söylemekten çekinmeyen, tahrip hatta tahrik edici doğasının bilincinde olan biridir o. sosyal bir sohbete iştirak etmek gibi yumuşaktır düşünceleri bazen.

    Rüzgarla hareket edermiş gibi bir hisse kapılırsınız onun yanında. Kızgınsa, bergamotla portakal gibi kokar saçları. Onu güldürebilmişsem, her hareket ettiğinde burnunuza amber kokusu gelir. Heyecanlanmış, olayın vehametine kaptırmışsa kendini lavanta ile leylak karışımı bir koku duyarsınız. Ve o zamanlarda etrafınızdaki tüm metruk yapılar ışıltılı bir kumpanyaya dönüşüverir. Soğuk havalarda çatlamış parmağın sızlaması gibi bir huysuzluk hakim olur bazen üzerinde. Siyahın görmediğim en siyah rengine bürünür düşünceleri. Gösterişli olmayan ama bakmaktan kendimi alamadığım gözlerinden kaçırma gereksinimi duyarım o anlarda.

    Bazen gider..Günlerce hatta aylarca haber alamazsınız. Kendimi ondan uzaklaştırmak, onu düşünmemek için gösterdiğim çabalarıma tanık olsa benle iftihar ederdi muhtemelen. Üzerimde yarattığı hafriyatların arasından nazik dengemi bulmaya çalıştığım anlarda karşıma çıkıverirdi. Hiçbir açıklama yapmadan, sanki az önce uzunca bir cümle sarfetmiş de devamını söylüyormuş gibi bir rahatlıkla belirirdi. Artık karşınızdaydı. Soru sormadan, en sevdiğiniz şarkının nakaratı gibi eşlik etmek isterdiniz ona..İradem; habitatım gereği soğuk ve hacimli olduğundan nerede durmam gerektiğini bilirdim..Asla ne sormam gerektiğini bilmem ama nerede durulur en iyi ben bilirdim böyle zamanlarda..

     Mütevazi alanıma hiç düşünmeden girdiği, yanıma sokulduğu o günden bahsetmek isterim size..O gün mürver kokuyordu. Öylece durmuştuk ikimizde, rüzgarın dinmesini beklemiştik. O anda her şeyin nefes aldığını farketmiştim, uzaklarda çalan bir şarkı nefes alıyordu, ahşap zemin nefes alıyordu, şirazesi kaymış düşüncelerim nefes alıyordu, kolunun koluma değdiği yerden başlayan tüm bedenim nefes alıyordu. Hiçbir ölçüye uymayan zahmetsiz bir zerafetle ayağa kalkıp elini uzatmıştı;
“Beni hiç dansa kaldırmadın bunca zamandır” dedi.

        Size ondan bahsetmek isterim ama önce kırılan kalbimin evrende süzülen halini izlemek isterim müsaade ederseniz.